Barbunya Pilaki ve Baba Olma Sanatı

Anneler çocukların şekillenmesinde hep asıl sanatçı olarak algılanır ama babaların o son dokunuşlarından çok az kişi bahseder nedense. Halbuki o dokunuşlar bizi ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, merhametli ya da zalim, dürüst ya da düzenbaz yapabilecek kadar kuvvetlidir. O dokunuşların ne olduğunu neye yol açtığı çok zaman geçtikten sonra anlarız. Sadece birkaç dokunuştan sorumlu oldukları için babalar, çocuklarını sandıklarından daha fazla etkilerler. Çünkü o son birkaç dokunuş son resme adını verecektir.

Babam 10 Ağustos 1940 – 20 Ocak 2014 yııları arasında yaşadı. Ölümünden önce çok uzun süre hastanede kaldı. Son zamanlarında bilincini iyice kaybetmiş olmasına katlanmak, belli ki gözünün önüne gelen hayallerle konuşmaya çalışması seyretmek, ona bir türlü ulaşamamak, sesimi duyuramamak ama en kötüsü gözlerinin içine bakamamak zordu, yıpratıcıydı. Öldüğü günü bir eğitim seminerindeydim, yaptığım en iyi işi yapıyordum, hayattaki diğer her şeyden uzaklaştığım için rahattım, farklı bir dünyada mola veriyordum. Eğitime ara verip, beni arayan var mı diye sessize aldığım telefonuma baktığımda farklı kişilerden onlarca cevapsız arama geldiğini görünce şüphelenmiştim ama hele bir de gönderilen bir mesajda “önce beni ara” yazdığını okuyunca ne olduğunu anlamak çok zor olmadı zaten. O’nu aradım ve öğrendim. 20 Ocak 2014 günüydü bu, Ocak’a inat sıcak bir günde asla başıma gelmeyecek sandığım bir kayıpla oracıkta kalakaldım. Bir adam, babası öldüğünde yalnız kalır. Koca dünyada, belirsizliklerle dolu yaşamda, ıssız kalır. Ayaklarınızın altından bütün zeminin kaydığını hissedersiniz. Yaşadığınız şeyin adı üzüntü değildir korkudur. Hayatınızda belki de ilk kez deli gibi korkarsınız. Neye korktuğunu bilmeden korkmanın kendisi zaten çok korkunçtur. Yalnızlık çığlık çığlığa üzerinize koşar, ne orada durabilirsiniz ne de kaçıp uzaklaşabilirsiniz. Bir adam, babası öldüğünde, ölür. Hayata devam eden, yeni birisidir artık; iyi ya da kötü ama yeni.

Sina Kökdemir bir Cumhuriyet Savcısıydı. Türkiye’de belki de sayısız örnekleri olan, iki çocuğunu olabilecek en iyi şekilde yetiştirmek için çalışan, çabalayan, kaygılanan tipik bir babaydı. Dünyanın en iyi babası mıydı? Bilmiyorum. Herkesin babası öyledir, bu yüzden öyle bir tanımlama bana oldum olası saçma gelmiştir çünkü şunu da biliyorum ki hataları olan normal bir insandı. Ne doğa üstü güçleri vardı ne de bir derviş sabrı. Her baba gibi zaman zaman kızan, sinirlenen, seven, özleyen, özleten, uyuyan, uyanan, esneyen, gazete okuyan, yürüyüş yapan, rakı içen, sigara içen, televizyon seyreden, gülen normal bir babaydı. Öldüğünde oturduğu ev kiraydı, kendisine ait arabası yoktu, bankada birikmiş parası ya da hanları hamamları yoktu. Tek varlığı kendisiydi ve kendisini adadığı ailesi. Bir babanın en gerçek serveti bu değil midir zaten?

Benim hatırladığım ilk büyük hediye bir ansiklopedi setidir. İlkokul 2. sınıftaydım eğer yanlış hatırlamıyorsam, yer Kulp (Diyarbakır). Okuldan eve geldiğimde masanın üzerinde bana Ağrı dağı kadar büyük görünen bir ansiklopedi setini gördüğümde yaşadığım sevinci hayatımın diğer hiçbir yerinde yaşadığımı sanmıyorum. Kim bilir kaç hafta uğraşmıştı babam o ansiklopedileri doğru düzgün yolu bile olmayan Kulp’a getirtebilmek için. Halbuki ben sadece “Etoburlar” isimli cilt ile yetinebilirdim ama “Böcekler”, “İnsan”, “Bitkiler”, “Uzay”, … gibi isimleri olan farklı ciltleri gördüğümde bir müddet nefessiz kaldığımı hatırlıyorum. Rüya gibiydi her şey. Ne kadar çok şey okuyacaktım! Bu nasıl bir mucizeydi böyle! Bunların hepsi benim miydi?! Gerçekten benim miydi?

8 yaşındaki ben, o zamanlar bu yazıyı yazmak zorunda kalacağımı, babamın birgün öleceğini nereden bilebilirdim ki? O an için tek gerçek ansiklopedilerdi ve babalar zaten ölmezdi ki.

8 yaşındaki ben, tam da o gün bana verilen o ansiklopedileri okurken karar vermiştim bilimle uğraşacağıma. Sadece hangisini seçeceğime karar veremiyordum. Hayvanlar dünyası bana çok ilginç geliyordu, hele ya uzay ve evren. O ne gizemli bir şeydi öyle. Mutlaka o tür şeyler yapmalıydım. Bir yandan da gözüm insanda ve o beyin dedikleri tuhaf organın sırlarındaydı. Yapacak çok işim vardı, hem de çok. Hemen okumaya başlamalıydım.

8 yaşında, hayatımdaki o ufak fırça darbesiydi işte yaşadığım. Şimdi anlıyorum neye yol açtığını; yaklaşık 35 yıl sonra anlıyorum ne işe yaradığını o darbenin.

Bizim aileyle birlikte aynı yemek masasını paylaşan çok arkadaşım oldu. Hepsi bilir ki, yemekli misafir bizim için özeldir. Masa donatılır, sadece misafirlere yetecek kadar değil tüm Ankara’yı doyuracak kadar yemek yapılır. Hangi yemeği yapsak kaygısından uzak olmak için de olası her şey yapılır. Çoğu zaman sofrada aynı anda balık da olur, kırmızı et de, beyaz et de. Olur da bunlardan birisinin yemeyen misafir varsa aç kalmasın diye bütün seçenekler sunulur. Önce bir duble rakı, beyaz peynir ve babamın yaptığı ilginç turşulardan (erik, üzüm, kayısı, …) birisi yenir sonra sofraya geçilir. Sofrada yine bize konuk olan herkes bilir ki, babam hiçbir şey yemez. Bekler. Önce herkesin doymasını bekler, ısrarlara “yok şimdi canım istemiyor yahu, zorlamayın” der. Diğer herkes afiyetle yemeklerden alır, sonra bir daha alır ve artık son bölüme gelindiğinde babamın sesi duyulur “iyi hadi, oradan bir parça barbunya pilaki de bana verin”. Annem hevesle tabağa barbunya koyar bir kaşık sonra sorar “Sina, bir parça da et vereyim mi? Bak lokum gibi olmuş”. “Yav iyi tamam biraz da ondan ver ama abartma, öldüreceksin insanları yemekten” diye devap verir babam. En son salata da mutlaka ayrı bir tabağa konulur ve babam da sonunda yemeğini yer.

Sofrada koca bir orduya yetecek kadar yemek olmasına rağmen önce sofradaki diğer insanların doymasını bekleyen adama “baba” denir. Bu garip bir eylemdir. Bir yandan baktığınızda çok anlamlı görünmez ama dünya görüşü olarak ele aldığınızda çok önemli bir ahlaki mesaj taşır. Başınız sıkıştığında, çözemediğiniz problemleriniz olduğunda, hayat üzerinize duvarlar örmeye başladığında, yalnız kaldığınızda, mutsuz olduğunuzda size kimin yanına gideceğiniz konusunda net bilgi verir. Çocukları doymadan yemek yemeyi reddeden bir adama hayatınızın sonuna kadar güvenebilirsiniz. Bu kadar basit ve bu kadar nettir bu.

Ergenliğimde, yeni öğrendiğim beylik cümleleri bir gün babama satarken şöyle bir laf ettim ona “… tamam ben de hata yapıyor olabilirim, öyle durumlarda bana karşı çıkabilirsin, bu iyi bir şeydir, doğrusu budur…” gibi saçmaladım. Babam o ana kadar sabırla dinliyordu beni, sonra derin bir “Offff” çekti. “Yahu oğlum sen ne saçmalıyorsun abuk subuk. Ben babayım. Sen adam öldürsen ben senin yanında olmak zorundayım. Ne hatasından ne doğrusundan bahsediyorsun. Hadi git ukalalık edip benim canım sıkma.”

Çocuklarından sonra yemek yiyen bir adama ahlak dersi verilemeyeceğini o zaman öğrendim. İşte bu da belki yüzlerce fırça darbesinden birisi oldu benim için.

Bu bahsettiğim adam, benim babam, hastanede yataktan kendi kendine kalkamadığı, tuvalete giderken çocuklarının yardımına ihtiyaç duyacağını bildiği ve bizlere öyle görünmek istemediği için sırf tuvalet ihtiyacı olmasın diye yemek yemedi, su içmedi. Zorla, serumla beslenmesini sağladılar.

Çocuklarından sonra yemek yiyen bu adam, çocuklarına yük olmamak için daha erken ölmeyi göze aldı. Bu da onun tuvaldeki son fırça izi oldu.

Babamın dinlemekten en keyif aldığı parçalardan birisi.

Doğan Kökdemir
Ankara, 1 Ekim 2014

Ülke Boyu Yalnızlık

Doğan Kökdemir, PhD
Ankara

Biz yalnızız bu ülkede.

Kim olduğumuzun, nerede yaşadığımızın, neye inanıp inamadığımızın, yaşımızın, cinsiyetimizin, mesleğimizin, hangi yemeği sevdiğimizin, günde kaç saat uyuduğumuzun, saç rengimizin, hangi müziği dinlediğimizin önemi yok.

Biz bu ülkede kocaman bir yalnızlığız.

Birileri var hayatımızın içinde izinsiz bizden. Omuz üstü melekleri gibi (ama belli ki kötü niyetli olanlardan), her dakika fısıldıyor bize ne yapmamız gerektiğini. Evet birileri, yani bir takım insanlar, yani bizim gibi canlı varlıklar, bizim gibi fiziksel özellikleri olan, “süperinsan” olmayan normal, sıradan, alalade insanlar bize fısıldıyor “şunu yap, bunu yapma” diye.

O kadar yalnızız ki “hayır” diyemiyoruz.
O kadar yalnızız ki “ama ben…” diye mırıldanamıyoruz bile.

Bir tek, bir tane, sadece bir (sayıyla 1) yaşamımız var.
Kısa, çok kısa, kısacık.
Yeni “can” kazanacak puanlarımızın olmadığı tek bir yaşamımız var.
Ama o kadar yalnızız ki, onun kontrolünü bile vermişiz o birilerine.

“Sen kimsin?” bile diyemiyoruz.
Asıl söylememiz gereken “Ulan sen kimsin?” iken.

Biz yalnızız bu ülkede.
Biz bu ülkede kocaman bir yalnızlığız.

Çevremizde simsiyah bir cehalet, bok rengi bir kalitesizlik, kan kırmızısı bir şiddet varken bile “aman bize elitist” demesinler diye midir nedir bilinmez gıkımız bile çıkmıyor, canımızı çürük dişli vampiler gibi emmeye kalkan soytarılardan. Uzaktan bakıp “offf”lamaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

O kadar yalnızız ki bu ülkede.
Gidecek gücümüz bile yok.
Haklı olduğumuzu bile bile ölüp gideceğiz belki.
Haklı ama yalnız öleceğiz.

Bizimle birlikte yalnızlığı üzerimize örten bu ülke de ölecek ama kime ne bundan?

50/50

Yönetmen: Jonathan Levine
Senaryo: Will Reiser
Yapım Yılı: 2011, ABD
Oynayanlar: Joseph Gordon-Levitt, Seth Rogen, Anna Kendrick, Bryce Dallas Howard, Anjelica Huston, Serge Houde, Andrew Airlie, Matt Frewer, Philip Baker Hall, Donna Yamamoto, Sugar Lyn Beard, Yee Jee Tso, Sarah Smyth, Peter Kelamis, Jessica Parker Kennedy

“See, but… that’s bullshit. That’s what everyone has been telling me since the beginning. “Oh, you’re gonna be okay,” and “Oh, everything’s fine,” and like, it’s not… It makes it worse… that no one will just come out and say it. Like, “hey man, you’re gonna die.

27 yaşında, bir sırt ağrısı şikayeti ile doktora giden Adam (Joseph Gordon-Levitt) kanser olduğunu öğrenir. Hiç sigara içmeyen, içki içmeyen, sürekli spor yapan, temiz ve titiz Adam’ın omuriliğine yerleşmiş olan tümörün onun ölümüne yol açma olasılığı ise istatistiklere göre %50’dir. Adam ve çevresindeki insanlar kendi yöntemleri ile bu gerçekle yüzleşmek ve Adam’a destek olmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Adam’ın kız arkadaşı Rachael (Bryce Dallas Howard), bu süreçteki en zayıf halka gibi görünmektedir. Hikayenin başından itibaren sadece kendi hayatı ile ilgileniyormuş ve ne istediğini bilmiyormuş gibi bir izlenim çizen Rachael için Adam’ın hastalığı beklenmedik olduğu kadar rahatsız edici bir haber olacaktır. Rachael’den hiç hoşlanmayan Kyle (Seth Rogen) ise daha ilk andan itibaren yakın arkadaşının en büyük destekçisidir. Filmde Kyle hem çok iyi bir erkek arkadaş rolünde hem de komedi unsuru onun üzerine yerleştirilmiş. Hikayenin kalanında bir ölüm – kalım konusu işlendiği için, bu ağır havayı dağıtmak ve açıkcası seyirciye de nefes aldırmak için Kyle en önemli karakter olarak ön plana çıkıyor. Bir yandan onun arkadaşının hastalığını kullanarak kızlara yaklaşmaya çalışacak kadar bencil olarak algılıyoruz ama bir yanda da aslında ne kadar acı çektiğinin farkına varıyoruz. Kyle, gerçek bir arkadaş modeli çiziyor. Ölümden korktuğunu belli etmemeyen çalışan genç bir adam, onu kaybetmekten korkan arkadaşı ve ailesi, profesyonel olarak yardım etmeye çalışırken farklı şeyler hissetmeye başlayan bir psikolog ve bir sevgili arasında geçen %50 şanslık bir yaşam mücadelesi baştan sonra dikkatlice ve keyifle izlenecek bir film haline gelmiş.

Dram ve komedi unsurlarının çok iyi dengelendiği bir film. Genelde kanser ya da benzeri kronik / ölümcül hastalıklarla ilgili bazı filmlerde gördüğümüz abartılı trajediler (ki olayın kendisi trajiktir zaten) ya da hafife alan sululuklar yok. Başından sonuna ders vermeden, abartmadan, seyirciyi hırpalamadan anlatılan bir öykü söz konusu. Ufak ayrıntılar özellikle Adam’ın en iyi arkadaşı Kyle ile olan ilişkisi filmin güzel sahnelerini oluşturuyor. Adam rolündeki Joseph Gordon-Levitt’in de çok başarılı bir performans sergilediğini söyleyelim.

Ölüm ya da ölüme yaklaşmak konusunda pek çok şey söylemek mümkün. Bununla ilgili oldukça geniş bir bilimsel literatür var. Ancak Adam’ın söyledikleri aslında her şeyi özetliyor gibi: “… Herkes bana iyi olacağımı söylüyor… hiç kimse ortaya çıkıp ahbap sen ölüyorsun demiyor…”. “Her şey geçer”, “her şey iyi olacak”, “güzel günler gelecek” ilüzyonlarının bizim hayatımız için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ve evet filmler de bunu destekliyor zaten ama her şeyin her zaman geçeceği ya da her şeyin eninde sonunda güzel olacağı sadece istatistiksel bir ortalamaya işaret ediyor (regression toward mean); daha fazlasına değil. Belki de bu yüzden yaşadığımız şeyleri henüz yaşarken sahiplenmek bu kadar önemli. Yoksa hepimiz nasıl olsa birgün öleceğiz.

IMDB Sayfası

Lev Tolstoy – Hacı Murat

1852 / 1991, E Yayınları, 253 s.
Çeviren: Leyla Soykut

 

… Bir küme oluşturan bu Tatar çiçeği üç saptı. Bunlardan birinin üst kısmı koparılmıştı, sapın geri kalan kısmı koparılmış bir el gibi sarkıyordu… Belliydi ki bütün kümenin üzerinden bir araba tekerleği geçmişti. Çiğnenen bitki kümesi sonra yeniden doğrulmuştu. Belki biraz yan duruyorsa da, ne olursa olsun, duruyordu ya!.. Sanki vücudundan bir parça koparmış, barsaklarını deşmiş, elini kırmış, gözünü oymuşlardı da,o gene çevresindeki bütün canlı kardeşlerini yok eden insana teslim olmamıştı!.. Ona karşı hala dimdik duruyordu…

Özgür yaşamanın önemli bir erdem olduğuna inanan Tolstoy’un zihnindeki en büyük sıkıntılardan birisi ölümün belirsizliğiydi diyebiliriz. Ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilememek, yıllar sonra Albert Camus’nün “absurd” diye nitelendireceği yaşamda en ciddi problem olarak karşısında duruyordu Tolstoy’un. Bütün eserlerinde ölümü sıradan ve gereğinden fazla normal bir şekilde anlatıyor olması benim aklıma onun da aslında ölüm fikriyle başetme konusunda oldukça savunmacı olduğunu hissetiriyor. Ne olursa olsun, Tolstoy yaşamın kendi içindeki renklere değer veren, özgür olmanın önemli olduğunu bize hatırlatan ve hayatın diğer insanların varlığıyla değer bulduğunu (ya da değersiz hale geldiğini) anlatmaya çalıştı. Bu yüzden roman kahramanları hep ayrıntılarla dolu oldu, her biri yaşamın içinde önemli – ama ölümlü – kişiler olarak karşımıza çıktı. Belki de Tolstoy’un vermek istediği mesaj, nasıl olsa öleceğimize göre, ne için öleceğimiz seçmemiz gerektiğidir. Öldükten sonra farkeder mi sorusu akla gelebilir ama yine de korkakların ölümüyle cesur olanların ölümleri arasında kendilerinden sonra gelenler için bir anlam mutlaka vardır.

Hacı Murat, Şeyh Şamil’in yanında yer alan korkusuz bir Kafkas savaşçı, din bilgini, cesur bir lider. Daha sonra arası açılacak olan Şamil’e kıyasla daha sessiz, daha kendine buyruk bir lider. Hacı Murat, artık düşman olduğu Şamil’in elindeki ailesini kurtarmak için Ruslara sığınır ve onlara savaşta yardım edeceğini söyler. Zor bir karardır bu. Bir yandan kendi inançları ve dünyaya bakış açısı nedeni ile Ruslardan aslında hoşlanmamakta ama diğer yandan ailesini kurtarmanın tek yolunun da bu olduğunu bilmektedir. Hergün yeni kararlar almak zorunda kalan ve zaman zaman kendi hayatını riske de atan Hacı Murat, düşmanlarının bile saygısını kazanmasına, bütün Kafkasya’ya nam salan cesaretine rağmen yine de yalnız bir adamdır. Kendisine sadık olan adamlarını saymazsak gerçek anlamda yalıtılmıştır. Ailesini kurtarmak gibi bir hedefi olmasa büyük ihtimalle bu dünyada neden varolduğunu düşünmek zorunda kalacaktır.

Hacı Murat kitapta çok abartılı, insanüstü bir kahraman olarak aktarılmıyor. Tam tersine normal, sıradan bir insan ama istekleri konusunda oldukça kararlı. Her kararı doğru olmasa da tek başına olduğu için zaten başka bir şansı da yok. Kitap onun hikayesini bize anlatırken aynı zamanda farklı dünyaların varlığını da gözümüzün önüne seriyor. Bir tarafta açlık, sefalet ve ölüm varken diğer yanda saraylar, eğlenceler, güzel kadınlar hayatlarını sürdürüyorlar. Bunlar Hacı Murat‘ın da dikkatini çekiyor ama onun için herkesin kendi dünyası doğru dünyadır. Bu yüzden ne ayıplıyor ne de tuhafına gidiyor.

Romanın çok eğlenceli olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Hatta zaman zaman çok durağan bir havaya bürünüyor. Olayın kasvetli havası sayfalara da bir ağırlık bulaştırmış gibi. Yine de çok canlı. Romandaki her kahramanı görmüş gibi oluyorsunuz, özellikle Hacı Murat sadece canlı değil çok tanıdık da geliyor size. Sayfalar ilerledikçe onun için endişelenmeye başlıyorsunuz, her ne kadar o her sayfada ailesini kurtarmak için daha ümitli olsa da siz olan biteni dışarıdan gören okuyucu olarak aynı iyimserliği paylaşamıyorsunuz. Ne olduğunu kitabın sonuna saklayalım…

Chuck Palahniuk – Ölüm Pornosu

2008 / 20011, Ayrıntı Yayınları, 191 s.
Çeviren: Funda Uncu

Hem yayınevi hem de çevirmen için açılan davalarla gündeme gelen Ölüm Pornosu (Özgün Adı: Snuff), karanlık yazar Chuck Palahniuk’a ait. Kitabın adını Türkçe’ye çevirirken Ölüm Pornosu koymak çevirmenin fikri miydi bilemiyorum ama harika bir tercih. Hem “ölüm” ve “porno” gibi potansiyel okuyucuyu kendisini çeken kavramlar kullanılmış hem de anlatılan hikaye için yazarın seçiminden bile daha iyi bir isim bulunmuş.

Porno kraliçesi Cassie Wright, kariyerinin sonlarına yaklaşırken tek filimde 600 erkekle birlikte olarak bir dünya rekoru kırmak ister. Bu garip ve korkutucu rekor denemesi için ona yardımcı olarak 600 erkek arasından üçü, Bay 72, Bay 137 ve Bay 600 gözünden orada olup biten her şey anlatılır. Eksik kalan kısımları da Cassie Wright’ın asistanı Sheila tamamlayacaktır.

Porno endüstrisi gerçek bir endüstri. Özellikle internet kullanımı ile birlikte hemen hemen bütün ülkelerde pornografik sitelerin ziyaretçi siteleri ilk sıralarda yer alıyor. DVD’ler, oyunlar, oyuncaklar ve aklınıza gelebilecek her türlü nesnelerle birlikte bu endüstri oldukça büyük bir ekonomik güce sahip. Palahniuk, gerçek bir yaşam kesitinden hayali kahramanları kullanarak bahsediyor. Kitabın doğal olarak sert bir dili olmasına rağmen pornografik diyemeyiz, okuyucu tahrik etmek gibi bir amacı yok ya da gözünüzün önünde sahnelerin canlanması gibi kaygısı da yok. Çok farklı bir hikayeyi, insanların yaptıkları tercihleri, pişmanlıkları, hayatı anlamlandırma çabalarını oldukça sıradışı bir mekan içerisinden anlatıyor. Bu açıdan bakıldığında kitap dahice bir kurguya sahip. Okurken rahatsız olabileceğiniz çokca detay da var kuşkusuz ama bu detaylardan bir kısmı özellikle eski Hollywood filmleriyle ilgili olanlar oldukça ilgi çekici. Örneğin Marilyn Monroe’nun ayakkabılarından bir tanesinin topuğunu azıcık kısaltarak yürüyüşünü “daha seksi” kılması ilk defa duyduğum bir ayrıntıydı.

Film çekimi sırasında asistanın söylediği numaraya göre içeri girecek olan 600 adamın aynı mekanda neler yaptıkları, birbirleri ile kısmi iletişimleri ve genel olarak cinsellikle ilgili söylemleri sanılanın aksine hiç rahatsız edici değil. Rahatsız olan aktarılan “kirlenmişlik” hissi. Hem bulunulan ortamın gerçek anlamda pis olmasından bahsediyoruz, hem adamların kendi kirli vücutlarından hem de olayın kavramsal kirliliğinden. Ne kadar ilgilinizi çekerse çeksin bu anlatılanları okuduktan sonra öyle bir mekanın yanından bile geçmek isteyeceğinizi sanmıyorum. Kitabın temel konusu Cassie Wright’ın neden böyle bir işe kalkıştığı, burada öykünün farklı bir boyutuyla karşılaşıyoruz. Çünkü Wright’ın evlatlık vermek zorunda olduğu bir çocuğunun olduğuna dair dedikodular konuşuluyor. Belki de oradaki 600 adamdan biri kendi çocuğudur…

Hakkında dava açılmasaydı bu kitap Türkiye’de ne kadar okunurdu bilemiyorum. Açıkcası ben de önce davayı duymuştum, kitabı daha sonra okudum. Sanırım reklamın gerçekten iyisi kötüsü olmuyor. İnanılmaz ilginç bir öyküsü olmasa da kurgu ve yazım tekniği açısından ilgi çekici olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bana biraz Boris Vian’ın kitaplarını hatırlattı: Sert, kısa ve net cümleler. Kitap sizi hızlı okumak zorunda bırakan bir tempoya sahip. Özellikle yazmayı sevenlerin ve henüz Palahniuk okumamış olanların okumaktan pişman olmayacağına eminim.