Wednesday, 11 January 2012 10:26
Doğan Kökdemir
Bir ara Ferrari'sini Satan Bir Bilge'den bahsedildiğini duymuştum. Okuma şansım olmadı bu bilgenin hikayesini ve doğal olarak da hikayesini bilmediğim birisi (hele hele bir bilge) hakkında ileri geri konuşmak istemem. Bir bilgenin Ferrari sahibi olması bana tuhaf gelmedi sanılanın aksine, bu nedenle ismini tuhaf buldum ve onun için okumadım diyemem; ancak sahip olduğu bir Ferrari'yi satması belki ilginç bir hikayedir... Bu yazı Ferrari ve üzerindeki yol ile ilgili... Yolculuk kavramı, bir metafor olarak hem benlik konusunda hem de varoluşda yerini bulur. Kendi varoluşunu bulmaya çalışan insanların hikayelerini okumuş ya da seyretmişizdir. Eğer şanslıysak birkaçını kişisel olarak tanıma şansımız bile olmuş olabilir. Kendisi ile uğraşan insanlar sıklıkla bu yolculuklardan bahsederler; kendini bulma, kendini tanıma, varoluşunu keşfetme gibi renkli kelimelerle de süsleyebileceğimiz bu yolculukların ortak noktası yolculuğun kendisidir zaten. Bir çıkış noktası olsa da önceden belirlenmiş bir varış istasyonu bulunmamaktadır. Varoluş temalı bir yolculuk sonunda zaten nereye ulaşmaya çalışıyor olabiliriz ki? Zaman zaman bilim insanları, sanatçılar, aktörler ve aktistler, müzisyenler,... kendi yolculuklarını bize ballandıra ballandıra anlatırlar. Ne yalan söyleyeyim çoğunu da kıskanırım (kıskanırdım) çünkü böyle bir yolculuğa başlamak yeterince zordur, risklidir, tehlikelidir. Aslında yolculuk büyük bir kandırmacadır. Yolcular da gerçek değillerdir. Yol ise başlı başına uydurulmuştur. ... diye düşüncelere daldığımda elimde ne Albert Camus'nün bir kitabı vardı ne de J. P. Sartre'ın bunaltıları içinde yüzüyordum. Aslında bu isimleri bile şu anda okuduğunuz yazı biraz daha edebi görünsün diye yazmış bile olabilirim. Kimin yolculuğun gerçek bir yolculuk olduğunu nasıl bilebiliriz? Gerçek bir yolculuk gerçekten de var mıdır? Camus, örneğin, bizden daha mı yakında kendi varoluşuna? Şems-i Tebrizi, Mevlana'ya bakarken kim olduğunu gerçekten anladı mı? Bu kadar çok gerçekten bahsederken, aslında neyin gerçek olup olmadığının farkında mıyız? Bilimkurgu filmlerini seyrederken orada gördüklerini "saçma" bulan ama öldükten sonra cennete ya da cehenneme gideceğine inanan adam gerçek midir? Evlilik programlarında müstakbel adayına "evlenirsek benim üzerime ev yapacak mısın?" diye soran muhafazakar kadın gerçek midir? Cenaze namazında kameralar kendisini daha rahat çeksin diye önündeki adamı itekleyen genç adam gerçek midir? Sadece kendi inandığının doğru olduğunu zanneden insanlar gerçek midir? Başkalarına anlatabileceğiniz ya da başkalarının görebildiği hiçbir yolculuk gerçek değildir. Eğer ben kendi yolculuğumu yazarsam, anlatırsam ve diğer insanlar da bunu okuyabilir ve anlayabilirse o zaman benim yaptığım yolculuk kendimin değil onlarındır. Sadece kendimin anlayabileceği bir yazı, bir resim ya da bir melodi ve her baktığımda değişebilen bir anlam gerçek yolculuğun işareti olabilir. Başkalarının asfaltını döktüğü bir yolda diğerlerinin parçalarını birleştirdiği bir arabada aldığım mesafe bana ait olamaz. Gerçek yolculuk mutlak yalnızlıktır. Bir sırt çantası ve taşta, toprakta yürümeye uygun botlar... Sağlam ama hafif bir dağ bisikleti... Şiir, öykü, roman, deneme yazmak için idare eder bir bilgisayar... Boş bir tuval, kırmızısı bol yeterince renk... Bir nota kağıdı, tercihen üzeri işlenmiş... Bunların her biri yolculuğa başlamak için ne kadar güzel araçlar değil mi? Tek yapmamız gereken ilk adımı atmak, sonra o gizli benlik şehrimizin içinde sağdan sola, yukarıdan aşağıya bir salınım... Keşke bu kadar kolay olsaydı, keşke her hafta sonu dağa çıkıp varoluşumuzu bulsaydık ve sonra geri dönüp Pazartesi'mizi yaşasaydık. Haftaya bir daha gideriz, varoluş kaçmıyor ya? Sonrası daha kolay diğer insanlara deneyimlerimiz anlatıp onların kıskanmalarını sağlamak ve ne kadar varoluşçu olduğumuzu dosta düşmana göstermek. Bu yazıyı İngilizce yazıyor olsaydım, burada "Damn you lamers!" diye bağırmam gerekirdi. Varoluşu keşfetmek bu kadar kolaydı değil mi? İnsanlık tarihi boyunca kim olduğumuza yönelik arayışımızı bir hafta sonu kaçamağı ya da okuduğumuz birkaç kitapla halledebiliriz. Peh! Rakı, balık ve onları Zeki Müren eşliğinde taçlandıran bir adam... Çocuğuyla parkta oynayan bir baba... Namazını kılan yaşlı bir amca... Sıkılarak aynı dersi aynı sıkıcılıkta anlatan aynı sıkıcı öğretmen... Rakibine bağırırken tükürüklerine hakim olamayan siyasi lider... Yere düşen bir çocuğun üzerini temizlemeye çalışan bir kadın... Hepsi, herkes, hepimiz yolculuğun tam da göbeğinde değil miyiz? Vakit bulup bir ara yolculuğa çıkarım diye planmayın boş yere zaten varoluşun tamamı bir yolculuk değil mi? "Kendimle başbaşa kalıyorum", "kendimi sorguluyorum", "varoluyorum" kandırmacalarını bir kenara bırakma zamanı gelmedi mi? Mutlaka çimenlere uzanıp yıldızları görmemiz mi gerekiyor bütün bunları düşünmek, yaşamak, yol almak için. Zaten var'ız.
Last Updated on Wednesday, 11 January 2012 11:45
Tuesday, 01 March 2011 21:34
Bahar Muratoğlu
Şu anda, burada neler oluyor? Yoga çoğunlukla fiziksel bir aktivite olsa da, zihinsel ve içsel bir dönüşüm ve tatmin sağladığı söylenir hep. Benim yoga ile tanışmam da, daha çok fiziksel bir etkinlik olarak gerçekleşti. Ancak hocalık eğitimi aldığım şu dönemde, yoganın fiziksel etkilerinin yanı sıra, zihinsel etkileri üzerinde de düşünür oldum. Geçen hafta sonu aldığım yoğun eğitim ile beraber düşüncelerim henüz tazeyken, bu olası etkileri ve neden yogayı varoluşla bağlantılandırdığımı sizlerle paylaşmak istedim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, pek çok yoga okulu ve anlayışı var ve bunların hepsi birbirinden farklı felsefelere, inançlara ve uygulamalara sahip olabilir. Benim burada bahsedeceğim şeyler, benim içerisinde bulunduğum okulu ve anlayışı yansıtıyor. Yoga bir din, bir inançlar sistemi değil, bir araştırma. Şu anda ve burada olanların farkında olma, zihni ana davet etme araştırması. Yoga pozları nefesle birlikte akarken ve nefes ile bedenin hareketleri uyumlu bir birlikteliğe doğru giderken, zihin de "şimdi"ye doğru ilerliyor. Herhangi bir hedef, bir amaç, bir konsantrasyon yok, sadece bu an içinde olmak ve burada olanları gözlemlemek, onlara "evet" demek var. İşte meditatif zihnin de anlamı bu. Zaman zaman yoga derslerinin en başında ya da sonunda kısa süreli olarak yapılan meditasyon da tam olarak buna işaret ediyor. İçimizde, dışımızda, bedenimizde, çevremizde, zihnimizde olanlara bakmak ve onlarla kalmak. Rahatsızlık veren şeyleri dahi kabul etmek ve gözlemlemek. Meditatif zihin, kesinlikle bir hedefin peşinde koşan ya da yalnızca belirli bir düşünceye konsantre olmaya çalışan veya hiçbir şey düşünmemeye çalışan bir zihin değil. Zorlama ve hedef yok, çünkü hedef çok kapalı bir bakış. 3 ay, 3 yıl ya da 30 yıl sonrasına bakıyor ve "şimdi"yi kaçırıyor. Başka bir deyişle, geleceğe bakarken hayatı kaçırıyor. İşte yoga da bizi, hareketlerin arasında akarken ya da bir pozun içerisinde sabit dururken, o esnada olanların farkına varmaya davet ediyor. Aynı zamanda kendimizi gözlemlememizi de sağlıyor. Zor bir pozun içerisindeyken ne yapıyoruz, nasıl bir tepki veriyoruz? Hemen o pozdan çıkmak mı istiyoruz? Nefesimizi mi tutuyoruz? Yoksa bir adım öteye bakabiliyor muyuz? Verdiğimiz tepkiler, hayatta zorluklarla karşılaştığımızda verdiğimiz tepkilere benziyor mu? Yoga bize, zor pozların içerisinde sakin kalabilmeyi öğretiyor, kimbilir belki bunun hayattaki zorluklara karşı sakin kalabilme yeteneğimizin gelişmesine de etkisi olur. Bu anda kalmak ve olanların farkına varmak, "şimdi"de olmaktan keyif almayı araştırmak ve olanlara "evet" demek... Bunlar tam da insan varoluşunun en temel noktalarından birine işaret etmiyor mu? Eğer öyleyse yoganın, fiziksel olduğu kadar varoluşsal da bir çaba olduğunu diyebiliriz...
Last Updated on Wednesday, 02 March 2011 00:56
|
Thursday, 21 April 2011 11:52
Bahar Muratoğlu
"It is not the pain of letting go, it is the pain of inability to let go" Godfrey Devereux Vazgeçmek ve bırakmak üzerine kafa yorduğum şu günlerde, beni çok etkileyen bu sözü ve bende uyandırdığı düşünceleri sizlerle paylaşmak istedim. Bu söz, geçenlerde çalışmalarına katıldığım, dünyanın en iyi yoga hocalarından biri olan Godfrey Devereux tarafından, ders sonu sohbeti esnasında söylendi ve benim içimde önemli bir noktaya dokundu. Bu sözde bahsedilen "let go", vazgeçmek, bırakmak ya da gitmesine izin vermek olarak çevrilebilir, ama bana kalırsa hepsini kapsayan bir anlamı var bu terimin. Godfrey diyor ki: Acı, bırakmanın acısı değil, bırakamamanın (ya da bırakma kabiliyetinin olmamasının) verdiği acı. Bırakmak derken sadece bir insanı bırakmaktan da bahsetmiyorum. Bir hayatı, bir alışkanlığı, duygusal bağlarımızın kuvvetli olduğu herhangi bir varlığı bırakmak. Ben, böyle bağlarım olan şeyleri bırakma konusunda yeterli olmadığımı düşünürüm. Yani "let go" ile ilgili problemlerim var gibi gelir hep. Bunun da şu günlerde öğrenmem gereken bir şey olduğuna inanıyorum (Yavaş yavaş da öğreniyorum galiba). Çünkü Godfrey'nin dediği gibi, bırakabildiğimiz zaman, somut olarak değil, içimizden bırakabildiğimiz zaman o acılar, o üzüntüler hafifliyor. Oysa bırakamadığımız, mücadele ettiğimiz, tutunduğumuz zaman, bırakmamız gerektiğini bile bile bunu yapamadığımız zaman, süreç daha acı verici oluyor. Peki neden bırakamıyoruz? Tutunduğumuz şeyler, bizim varoluşumuzu ya da kendimizi içine yerleştirdiğimiz dünyanın varoluşunu belirliyor belki de.Varoluşumuzu tanımlamamıza yardım eden dünyayı şekillendiriyorlar. Güçlü duygusal bağlarımız olan bir şeyi, hayatımızın merkezine çok yakın duran bir şeyi bırakmak, biraz ölüm gibi, çünkü bir hayatın bittiğine işaret ediyor ve bir dünyanın son bulduğuna. Bir daha o dünyada, o hayatı yaşayamayacağız ve bir gün bütün bunlar hiç varolmamış gibi olacak. Tıpkı biz öldükten sonra olacağı gibi. O bildik soru gibi: Eğer bir gün öleceksem ve her şey bitecekse, yaşamış olmamın bir anlamı var mı? Eğer bitecekse bir gün bunlar, yok olacaksa bu dünya, bir zamanlar varolmuş olmasının bir anlamı var mı? O yüzden belki büyüdükçe, çocukluktan çıktıkça zorlaşıyor bırakmak, çünkü ölümü biliyor oluyoruz artık. Oysa bırakmanın, vazgeçmenin, gitmesine izin vermenin ölümden bir farkı var: Yeni bir hayatın başlayacak olması... Yeniden doğmak gibi, yeni bir dünyanın şekillenecek olması. Bu dünyanın hafif olması, omuzlarımıza bir yük gibi binmemesi için ise, içimizden bırakmamız gerekiyor bitmekte olanı. Kolay değil, ama biraz uzaktan bakınca, bırakamamaktan daha hafif görünüyor. Bir kere bırakabilirsek, mücadeleden kurtulacağız ve daha özgür, daha acısız olacağız gibi duruyor. Peki bir kere bıraktıktan sonra bir hayatı, ben hala aynı ben miyim? Yeni varoluşum, eskisine yer bırakır mı? Yoksa o da mı ölüme benzer bir sona mahkum? “We're our own dragons as well as our own heroes, and we have to rescue ourselves from ourselves.” Tom Robbins. "Biz kendimizin ejderhalarııyız, aynı zamanda kendimizin kahramanlarıyız da ve kendimizi, kendimizden kurtarmamız gerekiyor."
Last Updated on Monday, 25 April 2011 22:10
Saturday, 19 February 2011 15:17
Şifa Sönmez
Merhabalar, Kış okulunun ardından geçen günler ve haftalarda olabildiğince her an varoluşla ilgili kitapları okudum durdum (Küçük Prens'i de okuyabilme şerefine nail oldum bu sayede). Bu süre zarfında müzik cdlerinin içinden Fikret Amirov'un bir cdsini seçtim ve dinlemeye başladım. Varoluşçulukla dolup taşan saatlerde dinlediğimdendir ki Fikret Amirov ile varoluşçuluk arasında nöronlar arası bir bağ kurmuşum. Bana ikisinden biri hep diğerini çağrıştırmaya başladı. Gülce Hoca'mın da affına sığınarak Fikret Amirov'un "Kyurd Ovshary" parçasını dilemenizi öneririm. Müzik literatüründe Fikret Amirov'un varoluşla bir bağı var mı yok mu bilemesem de benim zihnimde O, klasik batı müziğini bir Azeri'nin kalbinden doğunun ruhu ile sentezleyebilmiş bir sanatçı. Bahsi geçen elimdeki cd; Raks Müzik'ten çıkmış, 1994 yılı yazıyor. The Moscow Radio TV Symphony Orchestra ve Yalchin Adigezalov isimleri var kapağında. İlk parçası Kyurd Ovshary ve tam süresi de 19'59 dakika. Umarım siz de bu müzikten zevk alırsınız. Herkese sevgiler, saygılar...
Last Updated on Sunday, 20 February 2011 18:09
|