Yazan: Faruk Erem
Oyunlaştıran: Memet Baydur
Yöneten: Volkan Özgömeç
Oynayanlar: Levent Şenbay, Çağrı Turan, Tolga Çiftçi, Oktay Dal, Ahmet Türkoğlu, Pınar Uslu, Sinem Şahin, Edip Tümerkan, Nurcihan Ergün

Isparta’da hapishane vardır
Halı dokunur
İdam tasdik çıkarsa
Kur’an okunur
Öldürmek sanatıi Alkadras
Duyurmadan azar azar

Çıkış günü her yerde aynıdır
Kalpte ümit
Ciğerde tüberküloz

Hukuk ve adalet kavramları her ne kadar birbirinin yerine kullanılsa da bazen birini bazen diğerini feda etmek zorunda kalırız. Yasa yapıcılar, sadece evrensel hukuk kuralları açısından değil kendi değerleri açısından da olaylara baktıkları için her zaman bu iki kavram arasında bir çekişme olagelmiştir. Türkiye’nin önemli hukukçularından Prof. Dr. Faruk Erem’in (1913-1998), humanist doktrin açısından ele aldığı bu ikilem Elma Hırsızları
(Bir Ceza Avukatının Anıları) isimli eserde kendisine yer bulur.

Oyunda anlatıcı rolünde bize seslenen Faruk Erem, sık sık asıl olan yaşam hakkı olduğuna vurgu yapar. “Suçlu olan kimdir?” sorusunu birbirinden farklı 12 hikayede görme şansı bulduğumuz oyunda hukuk uygulanırken adaletin her zaman yerine gelmediğine tanık oluyoruz. Oyunun doğal olarak ders verici özellikleri var, hatta özellikle hukuk fakültesi öğrencilerinin tamamının görmesi gereken bir oyun olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Belki bu ders verme özelliği nedeni zaman zaman biraz aşırıya kaçmış gibi görünebilir ama eserin bir hukukçu tarafından, hukuk ve adalet kavramlarını anlatmak için yazıldığını ve hikayerlerin de gerçek olduğunu unutmamalıyız.

Beni en çok etkileyen oyuncu Oktay Dal oldu. Hem duruşu hem harika sesi ile yer aldığı her hikayede ana kahraman rolünde.

Bu yorum oyunun 8 Mayıs 2012 tarihinde Ankara Çayyolu Cüneyt Gökçer Sahnesi’ndeki temsili referans alınarak yapılmıştır.

Sevgili Annem,

Anneye yazılan bir mektup için anneler gününden daha iyi bir zaman olur mu emin değilim. Bunlar zor mektuplar olduğu için belki de özel gün arıyoruz ister istemez. Ne olursa olsun bugün senin günün ve ben de yanında olamasam da hiç değilse bu şekilde ulaşıyorum sana.

Anneler çocuklarını ne olursa olsun severler değil mi?
Anne olmak, baba olmak zaten böyle bir sevgiye mahkum olmak değil midir? Ne yaparsa yapsın seversin senden olanı, sana benzeyeni, sen olanı. Dünya yıkılsa, o dünyayı yıksa yine de evlat bir tanedir annesi için. Belki de o yüzden tam zamanında aklına gelir arar onu, “bir şeyler yanlış gidiyor” önce anne tarafından hissedilir. Dağların tepesinden süzülen karar bulutları önce anneler görür, orada olsa da görür olmasa da görür. “Bir şey var bu çocukta” diye etrafına dert yandığında anne de bilir gerçekten bir şey var olduğunu, çocuk da. Anne olmak bu yüzden zordur. Hissetmektir. Görmektir. Duymaktır. Herkesten önce, her şeyden önce yaşamaktır.

Sigara böreğinin çıtırdamasıdır anne olmak.
Masanın üzerindeki dantel örtüdür.
Tabak tabak doyurmaktır anne olmak.
Her şeyiyle sevmektir.
Yazın üşümesinden korkmaktır çocuğunun.
Gurur duymaktır.
Sevmektir.
Onun için ondan fazla üzülmektir.

Gönül yarasını ilk çektiğinde oğluna sarılmaktır çaresizce.
Son yarayı görüp konuşamamaktır.
Oğlunun sevdiği her kadını, kızının sevdiği her adamı sevmektir… kim olurlarsa olsun.
Gerçekten sevdiğinde belli etmektir. Kaybı gördüğünde ise susmaktır anne olmak.

Temizlik kokusudur anne olmak.
Elma turtanın üzerindeki özenli kafeslerdir.

Zordur anne olmak. Benim annem olmak daha da zordur. Sevgisini ya hiç ifade etmeyen ya da bütün dünyaya çığlık çığlığa bağıran bir adamın annesi olmak zordur. Hiç konuşmadık bunu seninle ama evet her seferinde doğru zamanda aradın beni. Her aradığında gözyaşımı silip açtım telefonu, her aradığında tam zamanıydı. Her aradığında iyi geldi sesini duymak. Her aradığında yalnızlıktan aldın bir parça.

Zordur anne olmak.
Ne kitapla olur ne defterle.
Ne kağıtla ne kalemle.
Anne olmak yürekle olur, saf bir yürekle.

Anneler günün kutlu olsun.

Sevgili Demir,
Sevgili kunduz oğlum,

Bu sana ilk mektubum değil. 18 yaşına geldiğinde alacağın bir mektubu bundan 4 yıl önce yazmıştım sana. Orada neler yazdığımı inan hatırlamıyorum şu anda, ama 4 yıl önce neler yaşandığını anlattığımı biliyorum. Ne olursa olsun doğruyu bil diye o gün, ilk gün, senin yokluğuna alışmak zorunda olduğumu anladığım ilk saat yazmıştım. 2018 yılında sana mutlaka sana bir ileten olacaktır o mektubu ve içindeki küçük hediyeyi. O sadece sana özel bir mektup. Bu ise herkesle paylaşabileceğim…

Sana neden kunduz diyorum hep biliyor musun? Çünkü kunduzlar en zeki kemirgenlerdir. Bütün çocuklar babaları için bir tanedir ve en zekidir ama biliyor musun senin bir farkın var, sen gerçekten zeki bir kemirgensin. Ve bütün çocuklar babaları için kahramandır, sen tersini söyleyenlere kulak asma, onlar hazır cümlelerle konuşuyorlar. Babalar değil onların çocuklarıdır kahraman olan… ve sen benim kahramanımsın.

Şimdi uzaktasın. Birlikte yaptığımız şeyleri artık yapamıyoruz. Günlük ritüellerimizi gerçekleştiremiyoruz. Hayat garip bir şey kunduzum, büyüdükçe daha çok anlayacaksın bunu. Hayat çok garip, her şeyi kontrol etmek isterken aslında hiçbir şeyi kontrol edemiyorsun. Zaman geçtikçe her şey bozulur, öyle de oluyor. Sen okula giderken her sabah sen uyuma numarası yapardın ve her sabah ben seni gıdıklamak zorunda kalırdım. Sonunda pes edip kalktığında gömleğini giydirmek ve senin en çok korktuğun o sulu öpücükle sonlandırmak üşenmeden her hafta, her gün yaptığımız bir törendi. Çok güzel kokardın oğlum. Sen gittiğinde geride kalan 1-2 parça kıyafetini sırf bu nedenle kokular göç edene kadar yıkamadım hiç. Bir insanın kokusu onun her şeyidir, bunu öğreneceksin büyüdüğünde. Herkesin farklı koktuğunu, her kokunun aynı şeyi hissetirmediğini yaşayacaksın. Birgün birbirinizin kokusuna aşık olmanın ne demek olduğunu da anlayacaksın. Birgün bu mektubu yeniden okuduğunda yanında sevdiğin kadın olacak. Birbirinize sarılıp okuyacaksınız bu mektubu, eğer sen de bana benzeyeceksen ağlamaya başladığın cümle burası olacak ve o sevdiğin kadın sana sarılıp seninle birlikte ağlayacak. Sevdiğin kadının yanında bir kere daha okurken bu mektubu, bak ona güzel oğlum. Gözlerinin içine bak. En içeriyi görene kadar bak, gör onu, o da görsün seni. Bırakmayın birbirinizin ellerini. Başka hiçbir insanın görmediği şeyleri görüyorsun ya orada, işte doğru kadın O demektir. Bırakma O’nu. Bu, sevgili oğlum, en güzel ağlaman olacak; inan bana.

Babalar sürekli öğüt verir. Yazmaya başladıktan beri bunu yapmayayım diyorum ama olacak gibi değil, bir kere baba olunca mecbursan öğütlerini sıralamaya. Sevgili Demirim, hep tutkularının peşinden git, hep istediğin şeyleri yap, sevdiklerin için her şeyi yap… kaybetmekten de korkma, acı çekmekten de, çaresiz kalmaktan da. Bu saçma sapan dünyada kendin için yapabileceğin en iyi şey hissetmektir. Sakın bundan korkma. Başkaları ne der diye düşünme, gerektiğinde bütün dünyayı karşına al, yeter ki kalbinden sevgiyi eksik etme. Sakın ama sakın kalbin soğuk kalmasın, asla mantıklı olacak değil istemediğin şeyleri yapma. Bir an önce büyümek için elindekileri kaybetme. Ve sev güzel oğlum. Ben senin nasıl sevdiğini, daha ufacıkken bile kalbinin ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Çevrendeki kötülere inat sevdiğin insanların adını arabanın buğulu camına yazarken gördüm seni ben. Tehlikeli olduğunu bile bile yaptın bunu. Ufacık kalbin kocaman sevgi dolu hep. Hep öyle kalsın. Sakın pes etme.

Babalar sevgi hakkında pek öğüt vermez biliyorum, onlardan beklenen başarı öğütleridir, derslerdir, vatana millete hayırlı evlat olmaktır. Benim bunlarla ilgili öğüdüm yok güzel gözlü oğlum, bunların hepsini sen nasıl istiyorsan öyle yapacaksın. Ne ben ne başkası karışamayacak, karışamaz. Ve her baba kendi yapabildiklerini öğütler, kendi doğruları anlatır… benim doğrum da bu. Dünyayı karşıma alma pahasına da kimi nasıl seveceksem öyle sevdim, sana da öğüdüm aynısı olacak. Üstelik acı çekeceğini bilerek öğütleyeceğim bunu.

Günün birinde ben yanında olmayacağım. O gün geldiğinde benim gibi kokuyor olduğunu hatırla. Sana bırakabileceğim tek şey bu olacak çünkü. Boşver gerisini, boşver sana anlatılacak olanları, şimdi ve ileride beni tanıman için her şey bırakıyorum sana. Ne kötü şeyler söyleyecek olanlara kız, ne de iyi şeyleri abartanları dinle. Sadece şunu bil canım oğlum, her şeyi kontrol edemedim ama kimse değiştiremedi senin bana benzemeni. Sen benim ölümsüzlüğüm oldun.

Bana getirdiğin magnette yazdığı gibi: “Herkes baba olabilir ama babişko olmak herkesin harcı değildir.”

Sevgili Anneanne,

Çok yıl geçti senin kaybından bu yana. Bazı kayıplar vardır hiçbir zaman alışamazsın ya, işte senin kaybın da onlardan birisi. Okuma yazma öğrendiğimde, kargacık burgacık kelimelerle sana yazdığım ilk satırlardan bu yana 35 yıl geçti, senin kaybından bu yana da 20 yıl. Aradaki dönemde en çok sana mektup yazdım. Bazen Diyarbakır’dan, bazen Yozgat’tan, bazen Samsun’dan… senin Ankara’dan gönderdiklerini de bu yerlerde okudum. İlk daktilo ile mektup yazmayı denediğimde de kullandığım daktilo senin yeşil daktilondu. Senin evinde, senin yanında, sana mektup yazdım ben.

Bir kere mektup yazmak sana yeterli gelmediği için sesinin kaydedip göndermiştin, mektubun sesliydi. Ne kadar yaratıcı bir kadındın sen. Her zaman ilginç fikirlerin, fikirde kalmayan eylemlerin olurdu. Sana hitap ettikleri gibi tam “Kontes” asaletiyle yapardın üstelik yaptığın her şeyi. “Kara gözlü kuzum” diye sesleniyorsun bana o kasetten, şimdi tekrar dinlemek o kadar zor ki. O zamanlar bilmiyorduk ki anneanne zamanın geçeceğini, ben zannediyordum ki hep çocuk kalacağım, sen hep kırmızıya boyadığın saçlarınla yanımda olacaksın ve birbirimize kara gözlerle bakıp konuşacağız. Ben hep zannediyordum ki sadece senin yanında koca bir adam gibi hissedeceğimi, ne bileyim gerçekten büyüyüp koca bir adam olacağımı. Kimse sormadı ki bana büyümek ister misin diye. Hep zannediyordum ki Aşağıayrancı, Güz Sokak’taki evin mutfağında sen bana kurabiye yapacaksın ben de sana sokaktaki çocukları anlatacağım. Her seferinde sordun bana “tatlı mı yapayım, tuzlu mu?” diye ve ben her seferinde “tuzlu olsun tuzlu” diye diretirdim senin şeker hastası olduğunu bildiğim için ve her seferinde senin gözlerin nemlendi sanırım. Ve tabii ünlü “Zeki Müren köftesi”, hiç kimsenin aynısını yapamadığı cızbız köfte.

Ölmeden 3 gün önce seni gördüm hastanede, kanserdin. Bana dedin ki “Mevlana ile ilgili bana bir şey getir, bana kendimi iyi hissetiriyor”. Dediğini yaptım, ufak bir Mevlana biblosu aldım sana ama hastaneye getiremedim bir türlü. Çok lazımmış gibi yüksek lisans tez önerimi hazırlamam gerekiyordu. Hiç unutmuyorum, sabah 5 civarı ben hala bilgisayarın başında yazıyordum, o gün gidip sunum yapmam gerekiyordu. Telefon çaldı. Saat 5′te ne zaman iyi bir haber için çalar ki telefon zaten, açmadım, babam uyandı, telefona gitti, açtı… kısaca “Tamam” dedi. Yanıma geldi gözleri dolu doluydu, “anneanneni kaybetmişiz oğlum” dedi. Hiçbir şey yapamadım, yazmaya devam ettim. Okula gittim, tez önerimi sundum, dışarı çıktım, ODTÜ’nün yemekhanesine giderken birkaç merdiven vardır, onların en üstüne oturdum ve deli gibi ağlamaya başladım. Geçen herkes bana bakıyordu, umurumda değildi. Sen tanıyorsun beni anneanne, ağlamaktan hiç korkmadım ben. Ne 4 yaşında ne 40 yaşında, ne zaman ağlamak istediysem ağladım. O gün beni tanıyan birileri durdurana kadar ağladım, cebimde sana getiremediğim o küçük biblo ile birlikte. Daha sonra camii de kırıp atacağım biblo. Hayatımdaki en büyük pişmanlıktı onu sana getirememek, acaba getirebilseydim, daha o gün bana ilk söylediğinde hemen koşup alıp gelseydim acaba birkaç gün daha yaşar mıydın anneanne? Acaba mümkün olur muydu bu?

O kadar çok acaba var ki hayatımda. Acaba sen hala yaşıyor olsaydın her şey daha kolay olur muydu? Aslında bunun cevabını biliyorum, olurdu tabii… her şey çok farklı olurdu. Şimdi kaç yıl sonra neden bu mektubu yazdırıyorsun bana bilmiyorum, sen seslenmeye inanırdın. Kendini hiç dindar birisi olarak tanımlamadın ama Mevlana’ya ve onun Tanrı’ya olan aşkına hayrandın. Bazen ölümle ilgili konuşulduğunda bana hep seslenecek gücünün olduğunu söylerdin. Şimdi o güç müdür bana bu mektubu yazdıran.

Yanımda olmana ihtiyacım var anneannem. Özledim seni.

Doğan

Yönetmen: Paddy Considine
Senaryo: Paddy Considine
Yapım Yılı: 2011, İngiltere
Oynayanlar: Peter Mullan, Olivia Colman, Eddie Marsan, Paul Popplewell, Ned Dennehy, Samuel Bottomley, Sally Carman, Sian Breckin, Paul Conway, Lee Rufford, Robin Butler, Archie Lal, Julia Mallam, Fiona Carnegie, Piers Mettrick

Joseph (Peter Mullan), öfkeli, kendisini kontrol edemeyen, hemen hemen her sorunu kavga ederek ya da şiddet göstererek çözmeye çalışan orta yaşlı bir adamdır. Filmin açılış sahnesinde kendisini kontrol edemediği için çok sevdiği köpeğine attığı bir tekme ile ölümüne neden olur. Her nedense kötü bir adam olduğuna inanmadığımız Joseph’in karşısına çıkan Hannah (Olivia Colman) belki de onun kurtuluşu olacaktır. İlginç olarak Hannah’nın da başı kocası James (Eddie Marsan) ile derttedir. Tam anlamıyla antisosyal kişilik bozukluğuna sahip James, uyurken karısının üzerine işeyecek kadar kendini kaybedebilen, şiddet yanlısı hasta bir adamdır. İki adamın tam ortasında bulunan Hannah’ın Tanrı’ya olan büyük inancının onu ne kadar koruyacağını göreceğiz.

Filmin oyuncu seçimi harika. Her bir rol için seçilen isimler, özellikle Joseph rolündeki Peter Mullan ve James rolündeki Eddie Marsan, rollerine tip olarak da çok yakışıyorlar. Filmle ilgili en basit ve net tanımlama onun gerçekçi bir drama olduğudur. İlginç ve tuhaf süprizleri olmasına karşın aslında hergün yanından geçtiğimiz insanların hikayesini anlatıyor. Saldırgan, şiddet yanlısı ve öfke dolu Joseph’e hak vermeye başladığınızda filmin sizi kendi etkisi altına aldığından emin oluyorsunuz artık. Neredeyse desteklemeye bile başlayabilirsiniz. Özellikle Joseph’in küçük arkadaşı Samuel’in yaşadıklarını görünce, öfkenin geciktiğini bile düşünebilirsiniz.

Filmin ders verme kaygısı yok. Tahminen aynı iskelet konu bir Türk filminde kullanılsaydı, başından sonuna kadar bize öfkenin zararlarını anlatırdı. Tyrannosaur, öfkeyi öven bir film değil kesinlikle ama olabilirliği üzerine çok doğal mesajlar içeriyor. Filme adını veren büyük dinazorun Joseph’in ölen karısının lakabı olduğunu ekleyelim. Belki de afişte de anlatıldığı gibi Joseph’in yaşadığı her şeyin temelinde karısıyla yaşadıkları ve onun kaybının acısı vardır.

Acılar üzerine nefis bir drama, kaçırmamanız gerekir.

IMDB Sayfası

1974 / 2008, Ayrıntı Yayınları, 144 s.
Orijinal Adı: Concrete Island
Çeviren: Gökçe Melis

Gelecek bugünü anlamak için geçmişten daha iyi bir anahtardır.

2009 yılında prostat kanseri nedeniyle hayatını kaybeden J. G. Ballard, en önemli İngiliz yazarlardan birisi olarak tanımlanıyor. Beton Ada, onun 1974 yılında tamamladığı, en önemli romanlarından birisi. Internette bu kitapla ilgili bilgi verilirken genellikle modern Robinson Crusoe hikayesi olarak anlatılıyor. Oldukça zengin bir mimar olan Robert Maitland, bir otoyol kavşağında arabasıyla kaza yapar ve otoyolların arasındaki Ada’da mahsur kalır. Her şeye sahip olan bir adamın bir anda yalnız ve yalıtılmış bir halde kaldığı bu Ada’da hem kendi hayatını devam ettirmesi, yardım çağırması hem de karşısına çıkacak ilginçliklerle mücadele etmesi gerekecektir. Neredeyse doğaüstü bir atmosferde ama günlük hayatın bir köşesindeki bu solukları kesecek mücadele gerçekten çok iyi aktarılmış. Şaşkınlıkla Maitland’in başına gelenleri izliyor ve onun mücadelesine tanık oluyoruz. Yalnızlık, yalıtım, mücadele, savaş, özgürlük, çaresizlik gibi kavramların hüküm sürdüğü roman aslında okuyan her farklı kişiye başka anlamlar katabilecek kadar geniş. Belki de internet üzerindeki anlatılanlara, yorumlara bakmadan kendinizi kitaba teslim etmeniz çok daha mantıklı olacaktır.

Benim açımdan Beton Ada tipik bir benlik hikayesi. Bütün zorluklarına rağmen kapana kısıldığı bir Ada’da yine de yalnız kalmak isteyen ve kendisini “Ben Ada’yım!” şeklinde tanımlayan bir insanın Robinson Crusoe kadar naif olmadığı açık. Robert Maitland, sadece bir trafik kazası geçirmiş mimardan çok daha fazlası. Düşüncelerinin size ulaşmasına izin verirseniz eğer insanın varoluşu ile ilgili farklı sorularını ve fikirlerini duyabilirsiniz. Daha ilk başlarda Ada’ya isim vermeye kalkan Maitland’in bu davranışı içinde bulunduğu travmayı anlamlandırmaya çalışan bir adamın çaresiz yakarışından başka bir şey değil ama yine de yalvarmıyor Maitland. Neredeyse Ada’da mutlu olduğunu söyleyebiliriz.

Gelecek bugünü anlamak için geçmişten daha iyi bir anahtardır diyor kitap bize. Geçmiş bugünü anlamamıza nasıl yardım edebilir ki? Geçmişi yargılarken bugünü referans alıyoruz ama bugüne dair hiçbir şey öğrenemiyoruz. Geleceğe yapılacak her bakış, aksine, bize bugün ne yaptığımızı işaret edebilir. Haftalık ya da aylık planlardan bahsetmiyoruz burada, öyle bir gelecek değil anlatılmak istenilen. Bugünün kıskaçlarından, kurallarından, normlarından kurtulmayı başarabilirsek eğer birgün, kendimizi rahat bırakabilirsek ya da, o zaman gelecekte noktaların birleşmesini sağlayabiliriz belki. Bunun yerine bugünden geçmişe bakarak gelecekle ilgili karar alıyoruz. Üstelik bu üç zamanı da tam olarak bilmiyoruz. Belki de hepimizin bir müddet de olsa Beton Ada‘da yaşaması lazım. Belki o zaman tam olarak ne istediğimizi anlayabiliriz. Hazırlıksız, gerçek, mutlak bir yalıtım ancak o zaman kendimizle yüzleşmemizi sağlayabilir. Yoksa 2 saat, 2 ay ya da 2 yıl bir odaya kapanmak, hazırlıklı bir yalnızlık asla yalıtımın yerini tutmayacaktır.

Beton Ada kendimizi sorgulamamız için fena bir başlangıç değil. İlginç öyküsü, kuvvetli detayları ve sıradışı kurgusuyla tekrar tekrar okunacak kitaplardan.

1852 / 1991, E Yayınları, 253 s.
Çeviren: Leyla Soykut

 

… Bir küme oluşturan bu Tatar çiçeği üç saptı. Bunlardan birinin üst kısmı koparılmıştı, sapın geri kalan kısmı koparılmış bir el gibi sarkıyordu… Belliydi ki bütün kümenin üzerinden bir araba tekerleği geçmişti. Çiğnenen bitki kümesi sonra yeniden doğrulmuştu. Belki biraz yan duruyorsa da, ne olursa olsun, duruyordu ya!.. Sanki vücudundan bir parça koparmış, barsaklarını deşmiş, elini kırmış, gözünü oymuşlardı da,o gene çevresindeki bütün canlı kardeşlerini yok eden insana teslim olmamıştı!.. Ona karşı hala dimdik duruyordu…

Özgür yaşamanın önemli bir erdem olduğuna inanan Tolstoy’un zihnindeki en büyük sıkıntılardan birisi ölümün belirsizliğiydi diyebiliriz. Ne zaman, nerede ve nasıl öleceğini bilememek, yıllar sonra Albert Camus’nün “absurd” diye nitelendireceği yaşamda en ciddi problem olarak karşısında duruyordu Tolstoy’un. Bütün eserlerinde ölümü sıradan ve gereğinden fazla normal bir şekilde anlatıyor olması benim aklıma onun da aslında ölüm fikriyle başetme konusunda oldukça savunmacı olduğunu hissetiriyor. Ne olursa olsun, Tolstoy yaşamın kendi içindeki renklere değer veren, özgür olmanın önemli olduğunu bize hatırlatan ve hayatın diğer insanların varlığıyla değer bulduğunu (ya da değersiz hale geldiğini) anlatmaya çalıştı. Bu yüzden roman kahramanları hep ayrıntılarla dolu oldu, her biri yaşamın içinde önemli – ama ölümlü – kişiler olarak karşımıza çıktı. Belki de Tolstoy’un vermek istediği mesaj, nasıl olsa öleceğimize göre, ne için öleceğimiz seçmemiz gerektiğidir. Öldükten sonra farkeder mi sorusu akla gelebilir ama yine de korkakların ölümüyle cesur olanların ölümleri arasında kendilerinden sonra gelenler için bir anlam mutlaka vardır.

Hacı Murat, Şeyh Şamil’in yanında yer alan korkusuz bir Kafkas savaşçı, din bilgini, cesur bir lider. Daha sonra arası açılacak olan Şamil’e kıyasla daha sessiz, daha kendine buyruk bir lider. Hacı Murat, artık düşman olduğu Şamil’in elindeki ailesini kurtarmak için Ruslara sığınır ve onlara savaşta yardım edeceğini söyler. Zor bir karardır bu. Bir yandan kendi inançları ve dünyaya bakış açısı nedeni ile Ruslardan aslında hoşlanmamakta ama diğer yandan ailesini kurtarmanın tek yolunun da bu olduğunu bilmektedir. Hergün yeni kararlar almak zorunda kalan ve zaman zaman kendi hayatını riske de atan Hacı Murat, düşmanlarının bile saygısını kazanmasına, bütün Kafkasya’ya nam salan cesaretine rağmen yine de yalnız bir adamdır. Kendisine sadık olan adamlarını saymazsak gerçek anlamda yalıtılmıştır. Ailesini kurtarmak gibi bir hedefi olmasa büyük ihtimalle bu dünyada neden varolduğunu düşünmek zorunda kalacaktır.

Hacı Murat kitapta çok abartılı, insanüstü bir kahraman olarak aktarılmıyor. Tam tersine normal, sıradan bir insan ama istekleri konusunda oldukça kararlı. Her kararı doğru olmasa da tek başına olduğu için zaten başka bir şansı da yok. Kitap onun hikayesini bize anlatırken aynı zamanda farklı dünyaların varlığını da gözümüzün önüne seriyor. Bir tarafta açlık, sefalet ve ölüm varken diğer yanda saraylar, eğlenceler, güzel kadınlar hayatlarını sürdürüyorlar. Bunlar Hacı Murat‘ın da dikkatini çekiyor ama onun için herkesin kendi dünyası doğru dünyadır. Bu yüzden ne ayıplıyor ne de tuhafına gidiyor.

Romanın çok eğlenceli olduğunu söylemek pek doğru olmaz. Hatta zaman zaman çok durağan bir havaya bürünüyor. Olayın kasvetli havası sayfalara da bir ağırlık bulaştırmış gibi. Yine de çok canlı. Romandaki her kahramanı görmüş gibi oluyorsunuz, özellikle Hacı Murat sadece canlı değil çok tanıdık da geliyor size. Sayfalar ilerledikçe onun için endişelenmeye başlıyorsunuz, her ne kadar o her sayfada ailesini kurtarmak için daha ümitli olsa da siz olan biteni dışarıdan gören okuyucu olarak aynı iyimserliği paylaşamıyorsunuz. Ne olduğunu kitabın sonuna saklayalım…

Next Page →