Yönetmen: Stephen Daldry
Senaryo: Bernhard Schlink (roman) ve David Hare
Yapım Yılı: 2008
Oynayanlar: Kate Winslet, Ralph Fiennes, David Kross, Lena Olin, Bruno Ganz, Jeanette Hain, Susanne Lothar, Alissa Wilms, Florian Bartholomai, Friederike Becht, Matthias Habich, Frieder Venus, Marie-Anne Fliegel, Hendrik Arnst, Rainer Sellien

Billy Elliot ve The Hours gibi başarılı filmlere de imza atan yönetmen Stephen Daldry‘nin yönettiği The Reader filmi benzer örnekleri gibi Oscar ödüllerinde haksızlığa uğramış filmler arasına girecektir (sadece tek Oscar alabildi). Çok iyi planlamış bir kurgunun ve içe işleyen bir öykünün başarılı bir şekilde beyazperdeye aktarılmış olması filmi daha şimdiden başyapıt seviyesine getiriyor. II. Dünya savaşı sonrası genç bir çocukla, hemen hemen annesi yaşındaki bir kadının dramatik aşkını anlatan bu filmde Kate Winslet kuşkusuz sinema hayatının en başarılı ve belki de en zor rolünde. Genel olarak çok etkileyici bulmadığım Kate Winslet, bu filmde beni kendisine hayran bıraktı. Oyunculuğu ile bu filme ait tek Oscar ödülü kendisine gitti. Oyunun diğer baş karakteri Michael Berg’in yetişkinliğini usta aktör Ralph Fiennes oyunuyor ama bence asıl alkışı aynı karakterin gençliğini oynayan David Kross alıyor. Gerçekten mükemmel bir performans sergileyen Kross, filmi etkileyici kılan en önemli unsurlardan birisi.
Film, oldukça başarılı bir şekilde kurgulanmış; zaman zaman farklı yıllara gidip gelmesine rağmen ne aralardaki bağlantı ne de duygusallık kopmuyor. Bittiğinde, aklınızda / yüreğinizde belli belirsiz hüzünlü bir tat bırakan The Reader mutlaka arşivlerde bulunması gereken filmlerden birisi.
Türk edebiyatında, polisiye roman denildiğinde akla gelen ilk isim
Varoluşçu felsefenin en önemli isimlerinden olan
Can Yayınları tarafından basılan bu yayın aslında iki bölümden oluşuyor; Düğün adını taşıyan ilk bölümde
Duvar (Le Mur), İspanya İç Savaşı sırasında Franco yanlıları tarafından yakalanan ve idama mahkum edilen bir Cumhuriyetçinin kendi ölümünü beklediği gece yaşadıklarını anlatıyor. Aynı odanın içerisinde, ertesi sabahki idamlarına kadar bir arada kalmak durumunda olan 3 adamın ölüme bakışları oldukça farklıdır. Juan, tam bir teslimiyet ve keder içerisindeyken, Tom ölümü kabullenemek istemeyen bir yarı-isyankardır. Kahramanımız Pablo ise beklediği ölümü, hatta neredeyse tercih ettiği bu durumu kabullenen ve sorumluluğunu alan bir rolde karşımıza çıkar. Doğal olarak onda da korkunun izleri vardır ve bu izlere çevresindeki nesnelerden yabancılaşma da eklenir. Sadece ölümü değil diğer bir önemli varoluşçu kaygıyı, yalıtımı / yalnızlığı da yaşayan Pablo, ölümü ve sevgilisi arasındaki ilişkiyi çok net tanımlar: “… Concha ölümümü öğrenince ağlayacaktı. Aylarca içinden yaşama isteği gelmeyecekti. Ama ölecek olan bendim… Şu anda bana baksaydı bakışı gözlerinde kalır, bana kadar ulaşamazdı. Yalnızdım…“. Ölümü kabullenmeye (çaresizlik içinde değil, doğallıkla) yönelik cümleleri de en az diğerleri kadar anlamlı: “… İnsan ölümsüz olma hayalini yitirince ha birkaç saat, ha birkaç yıl beklemiş, aynı şey…“. Bu dikbaşlı adam, kendi bekleyen gerçek sondan habersizdi kuşkusuz.
Düşüş (La Chute), kuvvetli bir monolog olarak tanımlanabilir. Parisli bir avukat olan Jean – Baptiste Clamence, bizi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaya davet ediyor. Hikayenin hemen başlarında karşımızda güçlü kuvvetli, belli ki yakışıklı, zengin, çapkın, önemli bir insan olarak çıkan Clamence, yavaş yavaş kendi benliğinin karanlıklarına dolu yol alır.
Kadroya bakınca insanın şık bir şölen olarak beklentisine girdiği The Wolfman vasatı aşamayan senaryosu ile hayal kırıklığı yaratıyor. Bu derece kuvvetli bir kadroya sahip olan film ekibini, bütün kostüm ve makyaj başarılarına rağmen bu derece sıradan bir film yapabilmeleri de ayrı bir beceri. Oyuncuların performansları hakkında olumsuz bir şey söylemek zor. Onlar kendilerine biçilen rolleri oldukça başarılı bir şekilde beyazperdeye taşımışlar ancak Oeidipius kompleksini vurgulamaktan daha öte bir yeniliği olmayan senaryo her şeyi alıp götürmüş. Doğaüstü bir olayı anlatıyor olmasına rağmen filmde hemen hemen hiç süpriz yok.
İki kadın ve bir adam hikayesi sinema için çok yeni ya da sıradışı sayılmaz. Ancak 
En fazla 1 yıl ömürleri kaldığı söylenen iki yaşlı kanser hastasının, ölmeden önce yapmak istedikleri işler peşinden koşmalarının anlatıldığı The Bucket List,