Yönetmen: Pedro Almodovar
İngilizce Adı: The Skin I Live In
Türkçe Adı: İçinde Yaşadığım Deri
Senaryo: Pedro Almodovar, Agustin Almodovar, Thierry Jonquet
Yapım Yılı: 2011, İspanya
Oynayanlar: Antonio Banderas, Elena Anaya, Jan Cornet, Marisa Paredes, Roberto Alamo, Eduard Fernandez, Jose Luis Gomez, Blanca Suarez, Susi Sanchez, Barbara Lennie, Fernando Cayo, Chema Ruiz, Ana Mena, Teresa Manresa

Almodovar, en çok beğendim yönetmenlerin başında gelir, bu nedenle onun imzası olan filmleri nesnel olarak değerlendirmem her zaman çok zor olmuştur. Başarısının sırrının sadece seçtiği konularda değil aynı zamanda seyirciyi yüksek tempoda tutan kurgusunda olduğunu düşünüyorum. Bu filminde de aynı başarı net olarak görünüyor.

Doktor, plastik cerrah Robert Ledgard (Antonio Banderas), özellikle yanık nedeniyle cildinde kayıplar oluşmuş insanların kullanabileceği suni bir deri üzerinde çalışmaktadır. Zaman zaman geçmişinden yansıyan hatıralar neden bu konuda takıntılı olduğunu bize gösterecektir. Geçmişi bir travmalar zincirine dolanmış olan Dr. Ledgard’ın merak ve araştırma dürtüsünü besleyecek olan nefret, öfke ve intikam duygularının tek “hastası” olan Vere Cruz’a (Elena Anaya) yönelmesini ve bunun nedenlerini film boyunca adım adım göreceğiz. Seyretmeyenler için filmin hikayesini bozabilecek olan ipuçlarını vermekten çekinmekle birlikte, filmin sadece bir “estetik cerrahi” filmi olmadığını söylemek istiyorum. Film süprizlerle (gerçekten büyük süprizlerle) dolu. Kadın – erkek olmanın anlamından cinselliğe, bilimsel meraktan intikama kadar pek çok farklı konuyu aynı sahneler üzerinden konuşam şansınız olacağı bir film.

Vera Cruz rolündeki Elena Anaya çok etkileyici bir güzelliğe ve aynı zamanda performansa sahip. Burada Almodavar’ın oyuncu seçimindeki başarısı bir kere daha ön plana çıkmış. Zor sahneleri – özellikle bizi süprizlere hazırlayan zor sahneleri – oynama konusunda dört dörtlük.

Eleştirebileceğim tek nokta “kadın” ve “erkek” olmak arasındaki farkın basitleştirilmesi (reductionism) olabilir. Ancak aynı nokta filmin en kuvvetli yeri olarak da görülebilir. Bu iki cümlenin arka arkaya gelmesinin kafa karıştırıcı olduğunu biliyorum. Bir açıdan bakıldığında bu hikayenin kurgusu nedeni ile kaçınılmaz bir basitleştirme gibi algılanabilir ya da söz konusu Almodovar olunca zaten verilmesi istenilen mesajın o olduğu da düşünülebilir. Diğer bir ifadeyle Almodovar, her insanın aynı zamanda hem kadın hem de erkek özelliklerine sahip olduğunu ve bunu netleştiren (ya da vurgulayan) tek şeyin de anatomik farklılık olduğunu dile getirmek istemiş olabilir. Bu açıdan düşündüğümüzde film daha da kuvvetli bir vurguya sahip oluyor.

Sonuç ne olursa olsun, yönetmen ne anlatmak isterse istesin La Piel Que Habito, kaçırılmaması gereken bir film.

IMDB Sayfası

Yönetmen: Mark Romanek
Senaryo: Kazuo Ishiguro (roman), Alex Garland
Türkçe Adı: Beni Asla Bırakma
Yapım Yılı: 2010, İngiltere
Oynayanlar: Keira Knightley, Carey Mulligan, Andrew Garfield, Izzy Meikle-Small, Charlie Rowe, Ella Purnell, Charlotte Rampling, Sally Hawkins, Kate Bowes Renna, Hannah Sharp, Christina Carrafiell, Oliver Parsons, Luke Byrant, Fidelis Morgan, Damien Thomas, Nathalie Richard

Never Let Me Go, pek çok internet sitesinde dokunaklı bir aşk hikayesi olarak tanıtılıyor. Sanırım herhangi bir filme bu kadar büyük haksızlık yapılamaz. Evet, film içinde oldukça dokunaklı, dramatik ve tutkulu bir aşk hikayesi barındırıyor ancak filmin bütünü içerisinde aşk sadece detaylardan birisi ve emin olun en önemlisi değil. Belki de filmin duygusal olarak verdiği rahatsızlığı en aza indirecek yaklaşım onu bir aşk filmi olarak görmek. Çünkü film gerçekten rahatsız edici.

Konusundan bahsetmeden bir şeyler söylemek zor olduğu için potansiyel seyircileri bu cümlede uyarmak zorundayım çünkü filmin ve konusunun tamamen sizin için sır kalmasını istiyorsanız bundan sonrasını okumamanız gerekiyor (spoiler alert).

Never Let Me Go, zaman zaman gençlik filmlerinde de gördüğümüz tarzda ortodoks eğitim verdiği izlenimi doğuran ve otoriter kadınlar tarafından yönetilen yatılı bir İngiliz okulunda başlıyor. Okul şık ve disiplinli. Birbirine yakın olan 3 çocuk hemen dikkatimizi çekiyor: Kathy (Izzy Meikle-Small), Ruth (Ella Purnell) ve Tommy (Charlie Rowe). Tommy, arkadaşları tarafından pek tercih edilmeyen biraz yalnız bir çocuk olmakla birlikte her iki kızla arası iyi. Kathy ve Tommy arasından arkadaşlık – aşk arasında gidip gelen bir ilişki hissediyoruz ama romantik anlamda Tommy bir anda kendisine Ruth’u seçiyor ve uzun süren aşk ilişkileri başlamış oluyor. Okul temiz, düzenli, çocukların sağlıklarına oldukça özen gösterilen bir yer. Filmin başından bütün bu özenin nedeni standart İngiliz eğitimine bağlıyoruz ama okula yeni gelen ve sadece birkaç gün öğretmenlik / bakıcılık yapacak olan Miss Lucy (Sally Hawkins) hem çocuklara hem de bizlere şok edici gerçeği söylüyor: Burası bir donör okulu! Çocuklar 18 yaşında geldiğinde okuldan ayrılıyorlar ve organ bağışı için sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar. Diğer bir ifadeyle her çocuk diğer insanlar için neredeyse yedek parça olmak için yetiştirilen insanlar konumunda. Üstelik organ bağışının sınırı yok. Tahminen her bir çocuk en az 3 ameliyat geçirerek organları bağışlıyorlar ve sonra görevleri tamamlanmış oluyor (ölüyorlar). Bu acımasız bilgi bizi o kadar hazırlıksız yakalıyor ki Kathy, Ruth ve Tommy arasındaki ilişkiye artık aynı saflıkla bakmamız mümkün değil.

Çocuklar büyüdüğünde Ruth (Keira Knightley) ve Tommy (Andrew Garfield) arasındaki duygusal ilişkiye cinsellik de eklenir ama içten içe herkes aslında Tommy ile Kathy (Caren Mulligan) arasındaki aşkın hala “gerçek” bir aşk olduğunu biliyordur. Organ bağışçısı olan bu çocuklar arasındaki bir dedikodu birbirine gerçekten aşık çiftlerin söz konusu ameliyatları bir müddet erteleyebileceği yönündedir. Bunu başarabilecekler mi yoksa bu sadece bir şehir efsanesi mi bunu izleyicilerin merakına bırakalım. Daha da önemlisi bu 3 çocuk ölümden kurtulabilecekler mi?

Başkalarının hayatları için kendisini feda eden çocuklar… Bu biraz absurd konu her ne kadar başlarda bize yeterince tuhaf ve abartılı gelse de içimizdeki rahatsızlık hissi filmde anlatılan hikayenin bizden pek de uzakta olmadığını gösteriyor sanki. Sıradan bir fantastik hikayeye bakmıyor gibiyiz. Evet belki görünen anlamda diğer insanlara donör olmak için yetiştirilen çocuklar oldukça garip görünse de kendi hayatımızdan ne kadar farkı var sorusunu sormaya kalktığımızda rahatsızlık biraz daha artıyor. Biz de aynı Ruth, Tommy ve Kathy gibi başkalarının hayatlarını yaşamıyor muyuz zaten? Hangimiz gerçekten, tam anlamıyla özgür olduğunu ve sadece kendi hayatını yaşadığını söyleyebilir. Çevremizde sadece anne babasını mutlu etmek için ya da onlara “Hayır” diyemediği için istemediği hayatları yaşamak zorunda olan çocuklar yok mu? İçinde bulunduğu toplum ona söylediği için inandıklarına inanan, sevdiklerini seven hatta sıfırdan nefret yaratabilen yaratıklar değil miyiz?

Annem ne der? Babam kızar mı? Toplumun değerlerine uygun mu?… gibi sorular sorarken yaşam kayıp gidiyor.

IMDB Sayfası

Yönetmen: Lars von Trier
Senaryo: Lars von Trier
Yapım Yılı: 2011, Danimarka – İsveç.
Oynayanlar: Kirsten Dunst, Charlotte Gainsbourg, Kiefer Sutherland, Alexander Skarsgard, Brady Corbet, Cameron Spurr, Charlotte Rampling, Jesper Christensen, John Hurt, Stellan Skarsgard, Udo Kier, James Cagnard, Deborah Franko, Charlotta Miller, Claire Miller

Dünyamız son günlerini yaşıyorsa ve üstelik siz bunun farkındaysanız ne yapardınız? Arkadaş sohbetlerinin klasik sorularından birisidir bu. Genel olarak cevaplar “her şeyi bırakır eğlenirim” çözümünden “dua etmeye başlardım”a kadar gider. Başımıza böyle bir şey gelene kadar aslında ne olacağını ya da ne yapacağımızı kestirmek çok da mümkün olmasa gerek. Sıradan bir olumsuzluktan bahsetmiyoruz, söz konusu olan tüm dünyanın her şeyiyle yok olmasıdır. Bizim bilmediğimiz bir zaman aralığında ve aniden bir yok oluş belki kabul edilebilir ama yavaş yavaş yaklaşan ve kaçamayacağımız bir sonu yaşamak oldukça zor olacaktır. Genelde Amerikan filmlerinde mutlaka bir süper-kahraman çıkar ve bizi bu sondan kurtarır ama ne gerçek dünyada ne de gerçek sinemada maalesef böyle süper kahramanlar, inanılmaz silahlar ya da son anda doğru hamleyi yapan bilim insanları yok.

Filmin oldukça uzun bir açılış sahnesi var. Fotoğraflarla ya da daha doğrusu fotoğraf tabanlı görüntülerle süslenmiş olan bu bölüm her ne kadar monoton bir hava verse de sahneler o kadar güzel ki, kendinizi kaptırmadan edemiyorsunuz. Açıkcası filmin hemen başındaki bu sahneler bende “of yine mi sıkıcı bir Avrupa filmi” duygusu yaratmadı değil, belki fotoğrafçılıkla ilgiliendiğim için yine de keyif aldım ve sonrası zaten sıradışıydı. Film iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm kızkardeşlerden ilki Justine (Kirsten Dunst) üzerine kurulu. Bu bölümde Justine’nin fiyaskoya dönem düğün töreninde buluyoruz kendimizi. Hareketli kamera çekimleri bize kendimizi misafirlerden birisi gibi hissettiriyor. Justine, evleneceği genç adam Michael (Alexander Skarsgard), Justine’in kızkardeşi Claire (Charlotte Gainsbourg) ve Claire’in düşünceli / nazik eşi John (Kiefer Sutherland) bize hoş bir düğün hazırlıyorlar gibi duruyor ama belli ki bir şeyler yanlış. Çok mutlu olunması ve eğlenilmesi gereken bu gecede tam bir depresyon söz konusu. Yönetmen Lars von Trier’in dehası bence bu havayı vermekte. Çünkü normalde herhangi bir olumsuzluk açık olarak görünmese de yaratılan hava mükemmel derecede depresif. Tabii burada Justine’nin kafasından nelerin geçtiğini ve sıkıntısının nedenini tahmin etmekte zorlanıyoruz; biraz varoluşçu bir açıdan bakacak olursak – belki de bu karara filmin sonunda varacağız – oradaki bütün yaşantıların gerçek anlamdan pek de önemli olmadığını ya da daha açık bir ifadeyle hemen hemen hiçbir şeyin önemli olmadığını bize hissetiren bir hava var filmde. Filmin birinci bölümü garip ve soru işaretleri ile dolu bitiyor.

İkinci bölümde Claire ve oğlunu daha çok görüyoruz. Justine yine onların yanındadır ama artık depresyonu başetme sınırını çoktan geçmiş gibi görünmektedir. Nefis bir görsellik sunan yeni gezegenimiz Melancholia artık Güneş’in arkasından çıkmış ve Ay gibi gökyüzündeki yerini almıştır. Düğünle başlayan filmin bir anda bilimkurguya döndüğünü tam olarak anlamaya çalışırken, Claire, Justine ve John arasındaki diyaloglardan kahramanlarımızın Melancholia‘yı önceden bildiğini ve bu gezegeniz yörüngesinden kurtulup Dünyamıza çarpma şansı olduğunu öğreniyoruz. Çarpıp çarpmayacağını filmin sonunda öğreneceğiz.

“Dünyamız son günlerini yaşıyorsa ve üstelik siz bunun farkındaysanız ne yapardınız?” sorusuna geri dönelim. Melancholia bize bunu düşünmemiz için bir fırsat veriyor. Filmi seyreden herkes farklı düşüncelere dalacaktır kuşkusuz, benim bu soruya cevabım ise kocaman bir “hiç” oldu. Böyle bir bilginin ne kadar korkunç bir ölümlülük bilgisi vereceğini hissetmek garipti. Sinema ya da TV ekranından seyretmeniz bir şeyi değiştirmiyor, Melancholia size yaşamınızın o kadar sınırsız olmadığını haykırıyor sanki. Uzun süredir seyrettiğim en iyi Avrupa filmi.

IMDB Sayfası
Filmin resmi internet sitesi.

Yönetmen: Julian Schnabel
Senaryo: Ronald Harwood, Jean-Dominique Bauby
Yapım Yılı: 2007, Fransa
İngilizce İsmi: The Diving Bell and the Butterfly
Türkçe İsmi: Dalgıç ve Kelebek
Oynayanlar: Mathieu Amalric, Emmanuelle Seigner, Marie-Josée Croze, Anne Consigny, Patrick Chesnais, Niels Arestrup, Olatz Lopez Garmendia, Jean-Pierre Cassel, Marina Hands, Max von Sydow, Gérard Watkins, Théo Sampaio, Fiorella Campanella, Talina Boyacı, Isaach De Bankolé


Dünyaca ünlü Elle dergisinin yine bir o kadar ünlü editörü Jean-Dominique Bauby‘nin yaşama göz kırpışının gerçek, dramatik bir hikayesi var. Jean-Dominique Bauby ya da arkadaşlarının adlandırmasıyla Jean-Do, locked-in syndrome adı verilen bir felç durumu ile karşı karşıyadır. Hastanede sağlam olan tek gözünü açtığında hiçbir şey hatırlamıyordur. Sol gözü hariç hareket edebilen hiç bir dokusu yoktur ve bu nedenle konuşamıyordur da. Jean-Do‘nun yaşadığı çaresizlik gerçekten korkutucudur. Film, dünyayı bize uzun süre Jean-Do‘nun tek gözünden iletiyor. Sadece seyirci olmamıza rağmen kahramanımızın yaşadığı engellenmişlik duygusunu rahatlıkla biz de hissediyoruz. Filmin hemen başlarında, böyle bir kamera kullanımı biraz rahatsız etse de daha sonra hissettiğimiz sıkıntının aslında bir insanın hayatının özeti olduğunu farketmek daha da rahatsız edici oluyor. Jean-Do hareket edemiyor, yiyemiyor, konuşamıyor, tam karşısında durmazsanız sizi göremiyor da. Hareket ettirebildiği tek gözü ve onu istemli kırpabilme becerisi dışında hayatta olduğuna dair tek bir kanıt yok gibi. Çocuklarını hala seviyor, çevresindeki kadınlar hala güzeller, hala anıları canlı. Kendisinin de dediği gibi “sadece iki şey felç olmuyor: hayaller ve anılar“.

Henriette Roi (Marie-Josée Croze), Jean-Do için bir şeyler yapmaya çalışan bir uzman. Önceleri sadece basit “evet / hayır” iletişimi ile başlıyorlar: Jean-Do “Evet” için gözünü bir kere kırparken, “hayır” için iki kere hızlıca sol gözünü kırpıyor. Daha sonra Henriette, gerçekten sabır ve uzun çalışma gerektiren yeni bir yöntemi uygulamaya başlıyor. Harfleri Fransızcada kullanılma sıklığına göre bir karta yazıyor (yukarıdaki fotoğraf), daha sonra “E” harfinden başlayarak sayıyor. Jean-Do, ne söylemek istiyorsa, ilgili harf geldiğinde gözünü bir kere kırparak Henriette’i durduruyor… sonra kelimenin ikinci harfine geçiyorlar. Bütün kelimeler ve cümleler harf – harf eklenerek Jean-Do’nun “konuşması” sağlanıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi bu süreç hem çok zor hem de iletişimde olanlar için ciddi bir çaba ve sabır gerektiriyor. Doğal olarak Henriette yakın zamanda harflere artık bakmadan bütün bir kartı okuyabiliyor ama Jean-Do ile yeni iletişime girecek olan herkes için süreç çok ama çok yavaş. Bütün bu sıkıntılı sürece rağmen sonunda Jean-Do artık “konuşuyordur”.

Filmin senaristlerine baktığınızda aralarında Jean-Dominique Bauby‘nin de ismini göreceksiniz. Jean-Do, filmin yapımına kadar yaşayamadı ancak senarist Ronald Harwood’a hikayeyi anlatması için tam bir hazine bıraktı: Kendi yazdığı kitabı. Film, bu kitabın yazılış öyküsünü anlatıyor. Jean-Do için kendisi su altında hareket edemeyen ama bilinci açık bir dalgıçtır, diğer insanlar ise özgürce kanat çırpan kelebekler. Bu iki dünya arasındaki ilişkiyi ve belki de tezatı anlatan bir kitap yazmak ister. Sadece sağlam olan tek gözünü kırpabilen bir adamın kendi hikayesini yazıya dökmesinin tek yolu vardır, o da Henriette’nin öğrettiği yöntemle düşüncelerini harf harf aktarmak ve yazılmasını sağlamak. Jean-Do çevresindeki insanların da yardımıyla bunu yapar, kitabını bititir. Kitap bittikten 10 gün sonra da ölür.

Gerçek hikayeleri anlatan filmlerde mutlu bir son (en azından klasik anlamda mutlu bir son) bulmak çok zor. Jean-Do‘nun hikayesine “mutsuz” sıfatını eklememiz belki de çok büyük bir haksızlık olacaktır. Çünkü o, diğer milyonlarca insanın aksine hayatının en önemli amaçlarından birisini – çok zor da olsa – yerine getirmeye başardı. Biz günlük yaşantılarımızın içerisinde hayatımızdaki dakikaları kelimenin tam anlamıyla harcarken Jean-Do kısa olan ömrünü bir zaferle taçlandırdı. Bu açıdan kıskanılacak bir adamdır Jean-Do.

Filmde üç isim özellikle ön plana çıkıyor. Jean-Do’yu oynayan Mathieu Amalric, Henriette rolündeki Marie-Josée Croze ve Jean-Do‘nun babası rolünde izlediğimiz Max von Sydow. Baba ve oğul arasındaki son telefon görüşmesi filmin en önemli sahnelerinden birisi olarak belleklere kazınacaktır. Max von Sydow, iyi bir oyuncunun ne demek olduğunu görmek için seyredilmesi gereken bir aktör.

IMDB sayfası

Yönetmen: Sean Penn
Senaryo: Sean Penn, Jon Krakauer
Yapım Yılı: 2007, ABD
Oynayanlar: Emile Hirsch, Vince Vaughn, Catherine Keener, Marcia Gay Harden, William Hurt, Jena Malone, Brian H. Dierker, Catherine Keener, Vince Vaughn, Kristen Stewart, Hal Holbrook, Jim Gallien, James O’Neill, Malinda McCollum, Paul Knauls, Zach Galifianakis, Craig Mutsch

Yanda fotoğrafını gördüğünüz genç adam 1968 – 1992 yılları arasında yaşamış Christopher McCandless (daha çok bilinen ismiyle Alexander Supertramp). Türkçeye Özgürlük Yolu olarak çevrilen Into the Wild filminin kahramanı. Filmde Supertramp’i Emile Hirsch oynuyor.

Yaşadığımız dünyada, bir an için çevremize bakalım. Binalar, bilgisayarlar, arabalar, cep telefonları, hazır gıdalar, her türlü renk ve desende kıyafetler,… bizi varoluşumuzdan uzaklaştıran her şey elimizin altında. Şehrin ışıkları yüzünden artık yıldızları bile göremiyoruz, çok şanslıysak belki Ay’ı görme şansımız oluyor… o da her zaman değil. İnsan varolduğundan beri teknolojik gelişmelerle kendisine daha rahat bir dünya sağladı ama her rahatlık onu doğadan da uzaklaştırdı. Sadece kartpostalları süsleyen nefis manzaraları seyretmeyi saymazsak doğa ile ilişkimiz asgari düzeyde. Yaşamın araçları (para, mevki, statü, ünvan… vb.) yaşamın amaçları halini aldı; tam olarak ne için ve nasıl yaşadığımızı unuttuk. Başkalarının hayatlarını yaşayacağız diye kendi yaşamımızı geri plana attık. Uygarlık yolundaki her adım aslında kendimizden uzaklaştığımız onlarca adım haline döndü. Biz, artık yaşamıyoruz… sadece oyalanıyoruz. Tam bu cümleleri yazarken eposta kutuma düşen bir banka reklamının da dediği gibi … kredi kartı ile hayatın tüm imkan ve faydalarından yararlanıyoruz.

Christopher McCandless, kolej mezuniyetinden hemen sonra ailesinin ona üniversite eğitimi için verdiği 24,000$’ı açlıkla mücadele eden bir sivil toplum örgütüne bağışlar ve hemen ardından yollara düşer. Yola düştükten sonra artık onun ismi Alexander Supertramp’tir. Supertramp’in nihai hedefi Alaska olmasına karşın Amerika’nın farklı eyaletlerinde ve hatta Meksika’da devam eden yolculuğu onu farklı insanlarla ve farklı hayatlarla tanıştıracaktır. Şehirde olduğu zaman bunalan Supertramp, doğada – bütün yoksunluklara ve tehlikelere rağmen – özgürdür. Yolculukları sırasında elinden Tolstoy’un ve özellikle de Jack London’un eserlerini bırakmaz. Onlar, Supertramp için birer pusuladır. Bu yolculuğun ilahi ya da “kendini keşfetme” gibi psikolojik bir amacı yoktur aslında. Tabii ki yalnız kalan Supertramp, kendisini keşfedecektir ama en azından yolculuğuna böyle bir anlam yükleme amacı da yoktur. Hatta, kendi varoluşunu tanımlarken “sadece buradayım” der. Ne yüce hedefler vardır onun gözünde ne de diğer insanların yarattığı sosyal kavramlar. Supertramp, sadece kendi istediği için yoldadır.

Filmde Supertramp rolünü Emile Hirsh oynuyor (ya da yaşıyor diyelim). Fiziksel görüntü olarak çok iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Daha da önemlisi filmin Alaska’da geçen ve Supertramp’in açlık çekmeye başladığı görüntülerdeki makyajın hatasız olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Tüm ekip filmin hakkını vermiş. Zor bir hikayeyi ve çok zor bir kahramanı bu kadar iyi bir şekilde beyazperdeye yansıtmak da tabii ki Sean Penn‘in eseri. Diyaloglar (ve monologlar) kuvvetli. Film bizi tabiatının güzelliklere çekmiyor, eğer böyle bir beklentiniz varsa baştan uyarmış olalım. Doğa görüntüleri olması gerektiği yerde, arka planda. Ancak Supertramp’in her anını birebir yaşıyoruz. Bu açıdan da filmin ortalamanın çok üzerinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız bir film.

IMDB Sayfası

Yönetmen: Dennis Lee
Senaryo: Robert Frost, Dennis Lee
Yapım Yılı: 2008
Oynayanlar: Ryan Reynolds, Willem Dafoe, Emily Watson, Carrie-Anne Moss, Julia Roberts, Ioan Gruffudd, Hayden Panettiere, Shannon Lucio, Cayden Boyd, George Newbern, Chase Ellison, Brooklynn Proulx, Diane Perella, Natalie Karp, John C. Stennfeld

Here come real stars to fill the upper skies,
And here on earth come emulating flies,
That though they never equal stars in size,
(And they were never really stars at heart)
Achieve at times a very star-like start.
Only, of course, they can’t sustain the part.

Robert Frost

Yukarıdaki kısa şiirin anlattığı büyük bir filmden bahsedeceğiz. Tiyatro ve sinema oyuncularının sık sık kullandıkları bir cümle vardır: “Küçük rol yoktur” derler. Oyunculuğun sahnede ne kadar uzun göründüğünüzle değil de performansınızla ilgili olduğunun güzel bir tanımıdır bu söz. Türkçe’ye Bahçemdeki Ateş Böcekleri olarak çevirebileceğimiz bu filmde, büyük oyunculuğun ne demek olduğunu gösteren performanslara şahit olduğumuzu rahatlıkla söyleyebilirim. Örneğin, filmin tamamında toplamda 30 dakika kadar görünen Julia Roberts, kendisinin neden Julia Roberts olduğunu bize her yönüyle kanıtlıyor. Kısa ama önemli bir rol ve oldukça kuvvetli bir performans. Filmde benim en çok ilgimi çeken ise başrollerdeki Ryan Reynolds ve yardımcı kadın oyunculardan Hayden Panettiere oldu. Çünkü şimdiye kadar her iki oyunucuyu da “çıtır – çerez” diye nitelendirilebilecek filmlerde gördük, en azından ben ilk defa bu iki ismi gerçekten zor roller altında gördüm. Her ikisinin de kusursuz oynadığını söylemek pek de abartı olmayacaktır.

Anne, baba, çocuklar ve teyzeleri arasında geçen bu güzel hikaye, oldukça trajik bir sahneyle açılıyor. Herkesin (ya da her şeyin) birbirine bağlantılı olduğunu kanıtlamak istercesine annenin (Julia Roberts) ölümüne neden olacak bir trafik kazası, sonradan tam bir iç hesaplaşmaya ve daha da sonrada bir karşılıklı hesaplaşmaya dönüyor. Bu cümleye bakarak psikolojik bir dramla karşı karşıya olduğumuzu sanmayın. Genel olarak psikolojik hesaplaşmaların yoğunlaştığı, ders veren filmlerden hep uzak durmuşumdur. Belki de sosyal psikolog olmanın bir sonucu olarak, yönetmenleri psikolojik “abuklamalarına” hiçbir zaman tahammül edemiyorum. Fireflies in the Garden, böyle bir film değil. Psikolojik motiflerle süslendiğini inkar edemem ama en azından size ders vermeye çalışmıyor. Sadece olan biteni aktarıyor, kimden ne kadar ve nasıl etkileneceğiniz tamamen size kalmış. Baskıcı, mükemmelliyetçi bir baba, çocuklarını korumak konusunda zaman zaman çaresiz kalan bir anne, babasına duyduğu nefreti ondan daha başarılı olmaya çalışarak dizginleyen bir oğul, başkalarının kurallarına gülüp geçerken kendisi de kuralların içinde boğulan bir teyze… ve çocuklar. Neredeyse hareketsiz diyebileceğimiz bir film olmasına rağmen hem yönetmenin hem de oyuncuların sıradışı performansları sizi ekranın karşısına kilitliyor. Küçük çocukların da nefis oynadığını hemen ekleyelim.

Firefilies in the Garden, hangi hayatı, kimin için yaşadığını ve buna değip değmediğini merak edenlere acı bir ilaç gibi gelecektir.

Filmin IMDB Sayfası

2011, ZDC, 84 s.

Şimdiye kadar pek çok kitap ve film hakkında yorum yazmaya çalıştım; uzun bir süredir de parmaklarım klavyeye gitmiyordu. Yeniden yorumlar paylaşmaya başladığımda karşıma çıkan ilk kitabın bu kadar zor olacağını tahmin edememiştim açıkcası. İlk defa yakından tanıdığım birisinin, eski bir öğrencimin, yeni bir arkadaşımın, üstelik kapağında benim çektiğim bir fotoğrafın kullanıldığı bir öykü kitabını yorumlamam gerekiyor. Aslında gerekmiyor, bu bir borç. Nasıl yazarların “borcu” oluyor onlara katkı verenlerle ilgili, okuyucuların da zaman zaman kendisine katkı veren yazarlara böyle bir borcu oluyor.

Ceren’in öykülerini ilk okuduğumda kendisi henüz 3. sınıfta okuyan bir üniversite öğrenciydi. Öykü okumayı tercih etmememe rağmen kendimi onu yazdığı cümlerin arasında buldum. İlk düşüncemi çok net hatırlıyorum: “Çok büyük yazmış.” demiştim kendi kendime. Bir üniversite öğrencisinin meziyetlerini küçümsediğimden değildi bu şaşkınlığım daha çok standartların dışında, farklı öyküler görmemdendi. Sanırım “gençlerin aşklarını” anlatan ve mutlu sonlarla biten küçük öyküler beklerken, varoluşu sorgulayan, kimlikleri didik didik eden ve asıl önemlisi tutkulu cümleleri görünce oldukça şaşırmıştım. İlk okumalarımdan bu yana oldukça zaman geçti, şimdi elimde üzerinde Ceren’in isminin yazdığı bir öykü kitabı var. Ne garip… insan kendi yazmışcasına gururlanıyor bundan. Kitabı evirip çevirip bakıyorsunuz; kapağına, iç sayfalarına, öykülerin isimlerine, arka kapağa… tekrar tekrar bakıp “Ben öykü yazmayı seviyorum.” diyen o üniversite öğrencisini düşünüyorsunuz. Ne kadar güzel…

Okuyucu tahmin etmiştir, böyle bir öykü kitabına nesnel bir yorum yazmak zordur. Bu nedenle doğal olarak belirli bir şüphe hep akılda olacaktır… Olmalıdır da. Ancak kitapla ilgili birkaç ayrıntıya geçmeden önce şunun çok önemli olduğunu – en azından benim için – belirtmek isterim: İsteklerinin, amaçlarının, duygularının, düşüncelerin ve tutkularının peşinden koşan genç bir insanın varlığı, yazdığı her hikayeden, her cümleden ve her öykü kahramanından daha önemlidir. Televizyon dizilerindeki “kahramanların” hayatlarına bakıp onlar için kaygılanmak yerine kendi kaygılı kahramanlarını sıfırdan yaratan bir insanın varlığı 21. yüzyılın “modern” dünyasında daha da önemlidir. Ceren diğer yazarlar gibi şanslı bir azınlığa mensup; dünyalar yaratıyor ve o dünyaları kendisi düzenliyor. Biz ise sadece onları uzaktan seyrediyoruz. Bazen içine girmemize de izin veriliyor – ki işte o zaman gerçekten “okuyor” oluyoruz.

Kitaba adını veren öykü Karakalem. Kitabı eğer ben yazıyor olsaydım onu mu seçerdim diye çok düşündüm. Kitabın fotoğrafını çekmek için okuduğum öykü de oydu zaten. “Kadın” kokan bir öykü, ilişkilerin, hayata bakışın, dünya görüşünün ve saklanan tutkunun çarpışmasını sert bir dille anlatıyor. Öykünün çok kuvvetli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ama yine de eğer bu öykü kitabının yazarı ben olsaydım sanırım kitaba ismini verecek olan öyküm Günaydın Anne olurdu. Öykünün içerisinde sizi gülümseten yerler olsa da bütününde canınızı yakan bir öykü. Olumsuz hiçbir şey söylemeden, kimseyi (henüz) öldürmeden, hıçkıra hıçkıra ağlamadan canınızı yakıyor. Külkedisinin ayakkabı numarasını merak eden tek kişinin ben olmadığımı görmekten de ayrıca memnunum. Saatler Damlarken de ben de benzer bir etkiyi yaratan diğer öykü oldu. Tabii bu açıklamalardan yola çıkarak Karakalem‘i acılarla dolu bir kitap sanmayın. Ne bulmak isterseniz odaklanabileceğiniz küçük ayrıntıları olan büyük öykülerden bahsediyoruz. Yaşı genç ama zihni ve kalbi kocaman bir yazarın size anlattığı çok şey var bu kitapta.

Next Page →