kokdemir.info | Blog | Sanat ve Edebiyat

2008 (1939), Can Yayınları, 232 s.
Çeviren: Eray Canberk

Duvar (Le Mur), İspanya İç Savaşı sırasında Franco yanlıları tarafından yakalanan ve idam mahkum edilen bir Cumhuriyetçinin kendi ölümünü beklediği gece yaşadıklarını anlatıyor. Aynı odanın içerisinde, ertesi sabahki idamlarına kadar bir arada kalmak durumunda olan 3 adamın ölüme bakışları oldukça farklıdır. Juan, tam bir teslimiyet ve keder içerisindeyken, Tom ölümü kabullenemek istemeyen bir yarı-isyankardır. Kahramanımız Pablo ise beklediği ölümü, hatta neredeyse tercih ettiği bu durumu kabullenen ve sorumluluğunu alan bir rolde karşımıza çıkar. Doğal olarak onda da korkunun izleri vardır ve bu izlere çevresindeki nesnelerden yabancılaşma da eklenir. Sadece ölümü değil diğer bir önemli varoluşçu kaygıyı, yalıtımı / yalnızlığı da yaşayan Pablo, ölümü ve sevgilisi arasındaki ilişkiyi çok net tanımlar: “… Concha ölümümü öğrenince ağlayacaktı. Aylarca içinden yaşama isteği gelmeyecekti. Ama ölecek olan bendim… Şu anda bana baksaydı bakışı gözlerinde kalır, bana kadar ulaşamazdı. Yalnızdım…“. Ölümü kabullenmeye (çaresizlik içinde değil, doğallıkla) yönelik cümleleri de en az diğerleri kadar anlamlı: “… İnsan ölümsüz olma hayalini yitirince ha birkaç saat, ha birkaç yıl beklemiş, aynı şey…“. Bu dikbaşlı adam, kendi bekleyen gerçek sondan habersizdi kuşkusuz.

Kitapta, Oda, Herostratos, Özel Yaşam ve Bir Yöneticinin Çocukluğu isimle dört öykü daha var. Bütün bu öykülerin ortak noktası olan varoluş kaygıları, öykü biçiminde aktarılırken, bu akımın öncülüğünü de yapıyor. Sartre ve onun öyküleri açıkcası pek çok varoluşçu felsefe metninden daha yalın ve açık bir biçimde varoluşun prensiplerini ve sorularını ortaya koyuyor. Doğal olarak bu öykülerin amacı bir şeylere yanıt bulmak değil, daha çok yeni sorular sormak.

2009 (1956), Can Yayınları, 108 s.
Çeviren: Hüseyin Demirhan

Düşüş (La Chute), kuvvetli bir monolog olarak tanımlanabilir. Parisli bir avukat olan Jean – Baptiste Clamence, bizi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaya davet ediyor. Hikayenin hemen başlarında karşımızda güçlü kuvvetli, belli ki yakışıklı, zengin, çapkın, önemli bir insan olarak çıkan Clamence, yavaş yavaş kendi benliğinin karanlıklarına dolu yol alır. Camus‘nün burada anlattığı, kitabın arkasında da yazdığı gibi bencillik ve çaresizlik midir emin değilim. Bende yarattığı his daha çok anlamsızlık (absurdism) ve umutsuzluk (despair) oldu. Buradaki umutsuzluk, gelecekte iyi şeyler olup olmamasını ya da kahramanın (belki de anti-kahraman demek daha doğru) elde etmeye çalıştıkları ile bir umutsuzluktan ziyade daha genel bir biliş hali gibi. Diğer bir ifadeyle, Clamence, kitabın başında bize hissettirdiği bütün o şaşalı yaşantısına rağmen aslında gerçek herhangi bir şey yaşayabilmiş değil. Hatta, onun konuştuğu kişinin gerçekten var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Eğer yalnız başına bir barda, karşısındaki boş şişeye bakarak konuştuğunu görsek sanırım çok şaşırmazdık.

Kiminle konuşuyor olursa olsun, Clamence’in anlattıkları bize yaşam hakkında çok şey söylüyor. Merkezde, intiharına tanık olduğu ve sadece seyirci kaldığı bir kadının görüntüsü eşliğinde, a-Aslında – çok klişe bir tanım olduğunu bilerek yazıyorum – bize, bizi anlatıyor. Hepimiz, Clamence’i tanıyoruz, onu gördük ve duyduk. Bizim şansımız, Camus‘den farklı olarak, onu hemen, çabucak kafamızın içinden atabilmek oldu. Clamence, belki bir asalak değil ama başkaldıran birisi olmadığı da açık. Bütün parlaklığına rağmen, sıradan bir insan… ve bu sıradan insanın öyküsü Camus‘nün kaleminden çıkınca farklı bir kimliğe bürünüyor. Yine Camus… yine güçlü cümleler.

Yönetmen: Joe Johnston
Senaryo:
Andrew Kevin Walker ve David Self
Yapım yılı:
2010
Oynayanlar:
Anthony Hopkins, Benicio Del Toro, Simon Merrells, Gemma Whelan, Emily Blunt, Mario Marin-Borquez, Asa Butterfield, Cristina Contes, Art Malik, Malcolm Scates, Nicholas Day, Michael Cronin, David Sterne, David Schofield, Roger Frost

Kadroya bakınca insanın şık bir şölen olarak beklentisine girdiği The Wolfman vasatı aşamayan senaryosu ile hayal kırıklığı yaratıyor. Bu derece kuvvetli bir kadroya sahip olan film ekibini, bütün kostüm ve makyaj başarılarına rağmen bu derece sıradan bir film yapabilmeleri de ayrı bir beceri. Oyuncuların performansları hakkında olumsuz bir şey söylemek zor. Onlar kendilerine biçilen rolleri oldukça başarılı bir şekilde beyazperdeye taşımışlar ancak Oeidipius kompleksini vurgulamaktan daha öte bir yeniliği olmayan senaryo her şeyi alıp götürmüş. Doğaüstü bir olayı anlatıyor olmasına rağmen filmde hemen hemen hiç süpriz yok.

Vasat korku / gerilim filmlerinde olduğu gibi seyirciyi heyecanladırmak için ani görüntüler ve sesler bolca kullanılmış. Filmin finali ise kısaca “anlamsız”. Seyretmek için TV’de boy göstermesini rahatlıkla bekleyebilirsiniz.

IMDB Sayfası
Filmin Resmi İnternet Sitesi

Yönetmen: Philip Kaufman
Senaryo:
Milan Kundera (roman) ve Jean Claude Carriere
Yapım Yılı:
1988, ABD
Oyuncular:
Daniel Day-Lewis, Juliette Binoche, Lena Olin, Derek de Lint, Erland Josephson, Pavel Landovsky, Donald Moffat, Daniel Olbrychski, Stellan Skarsgard, Tomasz Borkowy, Bruce Myers, Pavel Slaby, Pascale Kalensky, Jacques Ciron, Anne Lonnberg

İki kadın ve bir adam hikayesi sinema için çok yeni ya da sıradışı sayılmaz. Ancak Milan Kundera‘nın aynı adlı eserinden beyazperdeye aktarılan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, DVD’sinin kapağında aktarıldığı gibi “Paris’te Son Tango’dan beri yapılan en erotik film” özelliği dışında da çok şeye sahip. Hatta, 1988′de sinemalarda gösterildiği zaman da, hikayesinden çok erotizmi ilgi çekmişti. Bu, çok doğal olmakla birlikte, biraz haksızlık olarak da düşünülebilir.

Tomas (Daniel Day-Lewis), varoluşunu hafife alan, kadınlardan hoşlanan ve günlük yaşayan bir beyin cerrahıdır. Prag’da yaşayan Tomas’ın arası kadınlarla hep iyidir ve bundan da çok hoşlanır. Uzun süreli sayılabilecek tek ilişkisi Sabina (Lena Olin) da olan bitene razı ve benzer özelliklere sahip bir kadın olarak dikkati çekiyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan ve Tomas’ı evliliğe bile ikna edecek kadar “naif” olan Tereza (Juliette Binoche) ile birlikte ilişkiler olduğunda daha da karmaşık bir hale gelir. Bütün bu aşk hikayeleri ve cinsellik arasında 1968 yılında SSCB’nin Prag’ı işgali ile her şey bir anda değişir…

Tomas, bana Albert Camus’yü ve onun karakterlerini fazlasıyla hatırlatıyor. Varolmanın manasız (absurd) yanını keşfetmiş bir hali olan Tomas için hayatındaki hemen her şey çok hafitir. Başarılı bir beyin cerrahı olması ya da daha sonradan onun başını belaya sokacak politik yazılarına rağmen, sadece varolmanın keyfini sürmeye çalışan bir adam görüntüsünde. Bunları yapan Tomas’ı, bencillikle ya da vurdumduymazlıkla suçlayamayız. Tersine sadece kendi varoluşuna değil diğerlerine de aynı saygıyı (ya da anlayışı) gösteren bir model gibi görünüyor. SSCB işgali sırasındaki tavrı ise hem Sartre hem de Camus etkisinde bir seçim – özgürlük uğraşı gibi. Filmin süpriz sonu ise çok çok başarılı.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, sadece konusu ile değil aynı zamanda oyuncuların ortalamanın çok üzerindeki performansıyla arşivinizde bulunması gereken bir film.

2008 (1947), Can Yayınları, 270 s.
Çeviren: Nedret Tanyolaç Öztokat

Camus, Veba’da “… Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır…” der. Oran şehrini saran veba, çalışmak – sevmek – ve ölmek arasında gidip gelen insanların şiirsel bir trajedisi olarak karşımıza çıkıyor. Ansızın şehir vuran salgının yarattığı korku, ilk panik havasından ve şehrin tamamen karantiya alınmasından sonra kendisini çaresiz bir teslimiyete bırakıyor. Şehirdeki üç kişi, Dr. Rieux, Tarrou ve Grand bütün umutsuzluğa ve çaresizliğe rağmen “Esas olan, işini iyi yapmaktır” düşüncesi ile başından sonuna kadar bu hastalıkla mücadele ediyorlar.

Varoluşun aslında bir “seçim” olduğunu anlamayan ya da seçimlerinin sorumluluğunu alamayan insanlar için bütün felaketler şaşırtıcıdır. Romanda yazdığı gibi “… küçük kentimizin, farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceğibi asla düşünmemişlerdi…”. Kahramanlar – diğer varoluşçu eserlerde olduğu gibi – sade, abartısız ve bizden. Renkli hemen hemen hiçbir şey yok gibi romanda; belki de bu yüzden çarpıcı bir etki yaratabiliyor. Okunması şart olan kitaplardan birisi.

Yönetmen: Rob Reiner
Senaryo:
Justin Zackham
Yapım Yılı:
2007, ABD
Oyuncular:
Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd, Rob Morrow, Alfonso Freeman, Rowena King, Annton Berry Jr., Verda Bridges, Destiny Brownridge, Brian Copeland, Ian Anthony Dale, Jennifer Defrancisco, Angela Gardner, Noel Gugliemi

En fazla 1 yıl ömürleri kaldığı söylenen iki yaşlı kanser hastasının, ölmeden önce yapmak istedikleri işler peşinden koşmalarının anlatıldığı The Bucket List, Jack Nicholson‘ın (Edward Cole) her zamanki gibi muhteşem oyunu ve Morgan Freeman‘in (Carter Chambers) buna eşlik etmesiyle zaman zaman eğlenceli ama çoğunlukla hüzünlü bir seyre dönüşüyor. Edward, oldukça zengin, başarılı bir iş adamıdır. Carter ise hayatta pek çok şey yapmak (örneğin tarih profesörü olmak) istemesine rağmen erken evliliği ve doğacak olan ilk çocuğuna bakma sorumluluğu nedeni ile hemen çalışmaya başlamak zorunda kalan bir adamdır. Bu iki huysuz ihtiyarın yolu, Edward’ın sahibi olduğu hastanede kesişir. İkisi de ileri derecede kanser hastası olan bu ihtiyarlar, kendilerine önerilen deneysel tedaviyi kabul etmeyerek, hayatlarında yarım kalmış isteklerini gerçekleştirmek için birlikte yolculuğa çıkarlar. Fransa’dan Tibet’e kadar uzayan bu yolculuk kendilerini de yeniden keşfetmelerini talep eden bir maceraya dönüşür.

Filmde komedi ve dram dengesi oldukça başarılı yönetilmiş. Hatta komedinin içinde bile yer alan dramatik diyaloglar filmi hem olması gerektiği kadar ciddi yapmış hem de karanlık bir film olmaktan kurtarmış. Her iki oyuncu da filme hakkını veriyor ama Jack Nicholson‘ın artık devleşen oyunculuk gücü inanılmaz. Sadece onun için bile seyredilebilir bir film.

Filmden iki önemli sahne:
(1) Açılış – Filmin açılış sahnesi, hayatın ve ölümün anlamı üzerine ufak bir not.
(2) Piramitler – Aynı konuda Mısır uygarlığının inancındaki en temel soru tartışılıyor.

IMDB Sayfası
Filmin Resmi İnternet Sitesi

Yönetmen: Andy Wachowski ve Lana Wachowski
Senaryo:
Andy Wachowski ve Lana Wachowski
Yapım Yılı:
1999, 2003
Oyuncular:
Keanu Reeves, Laurence Fishburne, Carrie – Anne Moss, Hugo Weaving, Gloria Foster, Joe Pantoliano, Marcus Chong, Julian Arahanga, Matt Doran, Belinda McClory, Anthony Ray Parker, Paul Goddard, Robert Taylor, David Aston, Marc Aden, Ray Anthony, Christine Anu, Andy Arness, Alima Ashton – Sheibu, Helmut Bakaitis, Steve Bastoni, Don Battee, Mocia Bellucci, Daniel Bernhardt, Valeire Berry, Ian Bliss, Liliana Bogatko, Michael Budd, Stoney Burke, Kelly Butler, Mary Alice, Tanveer K. Atwal, Kate Beahan, Francine Bell, Rachel Blackman, Henry Blasingame, David Bowers, Zeke Castelli, Collin Chou, Essie Davis, Nona Gaye

1999 yılında ilk bölümü seyircilerle buluştuğunda The Matrix uzun yıllar konuşulacak bir film olacağını hemen kanıtlamıştı. Aradan 10 yıldan fazla süre geçmesine rağmen halen beğenilen ve etkisini sürdüren bu üçleme Wachowski kardeşlerin başyapıtı olarak raflardaki yerini koruyor.

The Matrix,The Matrix Reloaded ve The Matrix Revolutions isimlerini taşıyan üç film yaşadığımız dünyanın bir yanılsamadan ibaret olduğu iddiasında. Makinelerin ele geçirdiği dünyada, insanlar sadece bu makinelerin enerjisini sağlamak amacıyla insan tarlalarında kablolara bağlı olarak ve tamamen sahte bir dünyada “yaşıyorlar”. Bu sahte dünyayı yönetenlerin, kalan tek isyancı insan gruplarına karşı yürüttüğü savaşı kazanmak için ortaya çıkan seçilmiş kişi, Neo (Keanu Reeves) ve sahte dünyanın koruyucularından Agent Smith (Hugo Weaving) arasındaki çekişme her üç filmde de var.

Matrix Üçlemesi, en temelde iki tür seyirciye hitap ediyor: (1) “action” filmlerinden ve hele hele bilim kurgu ile bezenmiş “action” filmlerinden hoşlananlar ve (2) varoluşsal bir tartışmanın izleyicisi olmak isteyenler. Filmlerdeki kung-fu ve silahlı baskın sahneleri gerçekten çok etkileyici ve birinci grup seyirciyi mest etmeyi başarıyor. Filmin içindeki bazı diyaloglar ise özellikle ikinci gruptaki seyircileri tatmin edebilecek düzeyde. Aslında, Matrix filminin söylemi ile Sartre‘ın varoluşsal söylemleri arasında kuvvetli benzerlikler var. Şanş, nedensellik, anlam ve seçim konularındaki diyaloglar oldukça iyi seçilmiş. Filmin sonunda Neo’nun yaptığı seçim, örneğin, tam anlamıyla bir Sartre sloganı. Üçlemenin, sevdiğim birkaç sahnesini Youtube’a ekledim, izlemek için lütfen aşağıdaki bağlantıları kullanınız.

  1. Morpheus’un Neo’ya önerisi: Neo, kendisine gerçeği gösterecek ya da alışık olduğu yaşamda varolmasına olanak sağlayacak haplardan birisini seçmek üzeredir.
  2. Neo ve Konsey üyesi: Konsey üyesinin Neo’yla yaptığı kontrol başlıklı konuşma.
  3. Merovingian: Merovingian’ın gözünden şans ve nedensellik.
  4. Neo’nun seçimi: Ajan Smith, Neo’ya neden hala devam ettiğini sorar. Neo’nun cevabı basit ama etkilidir.

The Matrix IMDB Sayfası
The Matrix Reloaded IMDB Sayfası
The Matrix Revolutions IMDB Sayfası
The Matrix Resmi İnternet Sitesi

2008 (1942), Can Yayınları, 117 s.
Çeviren: Vedat Günyol


Albert Camus tarafından 1942 yılında yayınlanan Yabancı, varoluşçu felsefenin önemli kaynaklarından birisi olarak kabul edilir. Roman kahramanı Meursault, hayatın anlamını arayan (aslında anlamsızlığından / saçmalığından emin olan) genç bir adamdır. Sıradan ve saçma yaşamı, o kadar bunaltıcıdır ki ister istemez Sartre’ın Bulantı’sı hemen aklınıza geliyor. Roquentin’inden farklı olarak Camus‘nün kahramanı Meursault daha kendi halinde ve umursamazdır. Gerçekten neden yaşadığına dair bir cevabının bile olduğu kuşkuludur. Kitabın hemen ikinci bölümünde anlatılan bir Pazar günü o kadar sıkıcıdır ki, insan ister istemez Schopenhauer‘un “…boş zamanda dinginlik tehlikelidir…” sözünü hatırlıyor. Diğer bir ifadeyle, o Pazar gününün sıkıcılığı, sıradanlığı ve saçmalığı, Meursault’un başının belaya gireceğinin bir işareti gibi. En ilgi çekici nokta, bütün kendi başına kalan kahramanımızın bir kere bile kendine bakma zahmetine girmemesi; çevresindeki hemen her şeyle ilgili farkındalık yaşayan bu adam söz konusu kendisi olduğunda sessiz bir kedi gibi. Neden böyle olduğu 5. bölümde ortaya çıkıyor; Meursault yaşam felsefesini ele veriyor: “…İnsan hayatını hiç değiştiremez ki. Zaten herkesin hayatı birbirinin aynıdır…“.

Annesinin ölümüne karşı duyarsız kalışı, öldürdüğü Arap ile ilgili olarak hemen hemen hiçbir şuçluluk duymaması ve toplumsal kuralları anlamaktaki zorluğu her ne kadar sınır zeka bir profil çizse de, Meursault yarattığı o saçma dünya içerisinde ilginç bir anti kahraman. Büyük usta Albert Camus‘nün ilk romanı olan Yabancı‘yı okumamak büyük bir kayıp olur.

Yönetmen: Neil LaBute
Senaryo: A. S. Byatt (roman) ve David Henry Hwang
Yapım Yılı:
2002, ABD
Oynayanlar:
Gwyneth Paltrow, Aaron Eckhart, Jeremy Northam, Jennifer Ehle, Lena Headey, Holly Aird, Toby Stephens, Trevor Eve, Tom Hickey, Georgia Mackenzie, Tom Hollander, Graham Crowden, Anna Massey, Craig Crosbie, Christopher Good

Victoria dönemi hayali iki şairin aşkı, onları tanımaya çalışan günümüz iki edebiyatçısının aşkıyla birleşiyor. Ash (Jeremy Northam) ve LaMotte (Jennifer Ehle) araşında 1859 yılında filizlenen yasak bir aşkın anlatıldığı film başarısı kurgusu ile dikkati çekiyor. Ash, evli ama bir türlü çocuk sahibi olamayan, aşk şiirleriyle tanınan bir adamdır; LaMotte ise erkeklerden değil kadınlardan hoşlanan, gizemli, sessiz bir kadın. Tanıştıktan sonra mektuplaşmaya başlayan bu romantik çift, kısa zamanda tutkuyla birbirilerine bağlanırlar. Bu yasak aşkı aslında Ash’in karısı Ellen de (Holly Aird) bilmektedir ama çocuk sahibi olamadıkları için kendisini suçlayan bu kadının çok itirazı olamayacaktır bu yaşananlara.

Film hem Ash ve LaMotte arasında yaşananları anlatırken hem de onların izinden giden iki edebiyatçının, Maud (Gwyneth Paltrow) ve Roland’ın (Aaron Eckhart) yakınlaşmasını da konu ediyor. Gwyneth Paltrow, filmdeki en başarılı oyuncu olarak göze çarparken, Aaron Eckhart ise iyi oynamasına rağmen yanlış bir seçim gibi duruyor. Edebiyata gönül vermiş ve bunun için heyecanlanan bir genç bilim insanından daha çok her an barda sarhoş olup dağıtabilirmiş gibi bir havası var. Bu rol için mutlaka daha iyi bir aday olabilirdi diye düşünüyorum. Zaman zaman karşımıza çıkartılan Amerikalı – İngiliz ayırımı da amaçsız bir ayrıntı olarak karşımıza çıkıyor.

Ancak, özet olarak, Possession izlemeye değer bir film. Özellikle merak duygusunu sürekli besleyen temposu ve özenli çekimleri ile vasatın çok üzerinde bir film.

IMDB Sayfası

1994 (1938), Can Yayınları, 239 s.
Çeviren: Selahattin Hilav

… Günlük biçiminde yazdığı bu kitabında, romanın kahramanı Roquentin’in dünya karşısında duyduğu tiksintiyi anlatıyordu. Bu tiksinti yalnızca dış dünyaya değil, Roquentin’in kendi bedenine de yönelikti. Kimi eleştirmenler romanı hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirseler de, Bulantı, yansıttığı güçlü bireyci ve toplum karşıtı düşüncelerle, Sartre’ın sonradan geliştireceği birçok felsefi konuya yer veren ögün bir yapıttı…”

Yukarıdaki cümleler, kitabın arka kapağından alıntıdır. Kitabu okuduktan sonra, şöyle düşündüm: “Acaba, Sarte, kitabının adını Bulantı değil de örneğin Kavrayış ya da İrkilme koysaydı, kitabı tanıtmak için yine aynı cümleler yazılır mıydı?” Bu soruya benim cevabım “Hayır” olacak. Çünkü, Varoluşçuluk‘un en önemli isimlerinden birisi olan Sartre, Bulantı‘da gerçekten bir varoluş keşfini anlatıyor. Kitaptaki Bulantı, bir iğrenmenin yol açtığı duygudan ziyade, doğruyu bulmak üzere olan bir insanın heyecanını gösteriyor gibi.

Nesnelerin, kişilerin ve hatta dünyanın kendisinin neden ve nasıl varolduğu ile değil varolmalarının ne demek olduğuyla ilgilenen ve bunun cevabını bulmaya çalışan Roquentin, bizi isimlerin biribirine girdiği ama aslında isimlerin önemini aynı zamanda kaybettiği bir şehir turuna çıkarıyor. Kahramanın ağzından varoluşla ilgili bütün kaygılarını ve sorularını bizlere aktaran Sartre, kitabın sonunda varoluşun aslında ne demek olduğunu bir anda buluyor. Aslında, kitabın hemen başında nelerin araştırılacağı bilgisi bize Roquentin’in ağzından veriliyor: “…Onu daha önce nasıl görüyordum, şimdi nasıl görüyorum?“. Sadece varoluşun değil, hiçlik‘in de ne demek olduğunu insanı şaşırtan bir üslupla tanımlamaya da giriyor: “…hiçlik varoluştan önce gelmemişti, o da ötekiler gibi bir varoluştu ve birçoğundan sonra ortaya çıkmıştı…

Bulantı, standart bir roman değil. Aslında belki romandan çok felsefi bir yapıt olarak da tanımlanabilir. Varoluşçuluk felsefesinin, doğal olarak özellikle de Sartre‘ın ateist varoluşçu yaklaşımını nefis bir biçimde özetleyen, kafa karıştıran, yoran, tahrik eden, farkındalık yaşatan, acımasız bir kitap. Hayatınızın herhangi bir yerinde mutlaka okumalısınız.

 Bu Blog sayfasının amacı, genel olarak sanata yönelik yorum ve eleştirileri bir arada tutmaktır. Kitaplar, filmler, oyunlar, müzik... gibi farklı alanlarda amatör eleştirileri bu sayfalarda bulabilirsiniz. En azından şimdilik ve en azından ben profesyonel bir eleştirmen değilim. Bu nedenle buradaki yorumlar daha çok "kişisel zevk" olarak düşünülmelidir. Daha doğrusu seyrettiğim, dinlediğim ya da okuduğum eserleri unutmamak ve daha çok kendim için bir not düşmek için tasarlanmış bir sayfa olarak planladım bu "Blog"u. Üretim her koşulda saygıyı hakeder. Belki de bu yüzden sanatla ilgili eleştirilerde özellikle daha dikkatli olmak zorunda hissediyorum kendimi. Umarım kimseyi kırmam.

Lütfen siz de eleştiriler hakkında yorum yazmaktan çekinmeyin.

Doğan Kökdemir
dogan@kokdemir.info
http://www.kokdemir.info

Free Blog Counter