kokdemir.info | Blog | Sanat ve Edebiyat

Yönetmen: Stephen Daldry
Senaryo: Bernhard Schlink (roman) ve David Hare
Yapım Yılı: 2008
Oynayanlar: Kate Winslet, Ralph Fiennes, David Kross, Lena Olin, Bruno Ganz, Jeanette Hain, Susanne Lothar, Alissa Wilms, Florian Bartholomai, Friederike Becht, Matthias Habich, Frieder Venus, Marie-Anne Fliegel, Hendrik Arnst, Rainer Sellien


Billy Elliot
ve The Hours gibi başarılı filmlere de imza atan yönetmen Stephen Daldry‘nin yönettiği The Reader filmi benzer örnekleri gibi Oscar ödüllerinde haksızlığa uğramış filmler arasına girecektir (sadece tek Oscar alabildi). Çok iyi planlamış bir kurgunun ve içe işleyen bir öykünün başarılı bir şekilde beyazperdeye aktarılmış olması filmi daha şimdiden başyapıt seviyesine getiriyor. II. Dünya savaşı sonrası genç bir çocukla, hemen hemen annesi yaşındaki bir kadının dramatik aşkını anlatan bu filmde Kate Winslet kuşkusuz sinema hayatının en başarılı ve belki de en zor rolünde. Genel olarak çok etkileyici bulmadığım Kate Winslet, bu filmde beni kendisine hayran bıraktı. Oyunculuğu ile bu filme ait tek Oscar ödülü kendisine gitti. Oyunun diğer baş karakteri Michael Berg’in yetişkinliğini usta aktör Ralph Fiennes oyunuyor ama bence asıl alkışı aynı karakterin gençliğini oynayan David Kross alıyor. Gerçekten mükemmel bir performans sergileyen Kross, filmi etkileyici kılan en önemli unsurlardan birisi.

Film, oldukça başarılı bir şekilde kurgulanmış; zaman zaman farklı yıllara gidip gelmesine rağmen ne aralardaki bağlantı ne de duygusallık kopmuyor. Bittiğinde, aklınızda / yüreğinizde belli belirsiz hüzünlü bir tat bırakan The Reader mutlaka arşivlerde bulunması gereken filmlerden birisi.

IMDB Sayfası

2010, Everest Yayınları, 565 s.

… Şehre bakıyorduk denizden… Sisler içindeydi İstanbul… Sisler içinde deniz… Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet’in minareleriydi görülen, Ayasofya’nın kubbesi, Topkapı Sarayı’nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi… Büyülü bir bulut gibi… Bir masal imgesi gibi… Yeni kurulmuş bir kent gibi… Yeni bir başlangıç gibi…. Genç, umutlu, güzel…

Türk edebiyatında, polisiye roman denildiğinde akla gelen ilk isim Ahmet Ümit‘in yeni kitabı İstanbul Hatırası, bitirmek istemeyeceğiniz hüzünlü bir roman. Başkomiser Nevzat ve en az onun kadar renkli ekip elemanları Ali ve Zeynep’in İstanbul’da arka arkaya işlenen cinayetlerin arkasındaki sis perdesini aralamak için giriştikleri çaba, harika bir tarih dersi eşliğinde kalem alınmış. Daha önceki romanlarında da olduğu gibi yine titiz bir çalışmanın izleri görünüyor. Roman, sadece keyifli ve heyecanlı bir polisiye öykü olmaktan ziyade tarih, kültür, dil ve hatta din konusunda da unutulmuş gerçekleri yeninde gözler önüne seriyor.

Romanı okurken bir yandan katlettiğimiz tarihle yüzleşirken bir yandan da ne kadar az şey biliyormuşuz duygusunu yaşamanız mümkün. Tarih kitaplarında artık sadece izi kalmış gibi görünen Kral Byzas, II. Teodosius, Jüstinyen gibi Hükümdarlardan, Kanuni Sultan Süleyman ve Fatih Sultan Mehmed’e kadar İstanbul’a yeni halini vermiş Sultanlara kadar onlarca isim İstanbul Hatırasından yeninde hayat buluyorlar. Günümüzde işlenen cinayetlerin onlarla nasıl bir ilişkisi olduğunu anlamak için kuşkusuz kitabı okumanız gerekiyor.

Ahmet Ümit, okuyucuyu sürekli yüksek bir tempoda tutma konusunda gerçekten çok yetenekli. Ara vermeyi düşüneceğiniz ya da dinleneceğiniz bir bölüm yok. Her bölüm bir sonrakini okumunız için sürekli kışkırtıyor. Diğer bir beceri de cinayetlerin şiddetli bir şekilde öyküleştirildiği bu romanda sevgi, sadakat, aşk, arkadaşlık gibi konular da aynı derinlikte inceleniyor. Son cümleyi de okuyup kitabı sonlandırdığınızda sizi esir alacak ilk duygu kuvvetli bir hüzün oluyor. Belki de bu yüzden Ahmet Ümit’in romanlarındaki kahramanlar hep çok canlı. Çevremizde olmasını istediğimiz, renkli ama bir o kadar da doğal kişiler. Okuyucunun sonda yaşadığı hüznün bir nedeni de belki onlardan ayrılmak.

Ahmet Ümit‘in kahramanları ve kahramanları ele alışı, yine İstanbul konulu polisiye romanlar yazan Barbara Nadel‘i andırmıyor değil. Nadel‘in de karakterleri (örn., Müfettiş Çetin İkmen) sıradışı özellikleri olmayan “iyi” insanlardan oluşuyor. Tabii ki her iki yazarında arasında çok büyük farklılıklar ve her ikisi de çok başarılı ancak sanırım ben Ahmet Ümit’in temposunu ve kurgusunu daha çok beğeniyorum. İstanbul Hatırası şu ana kadar okuduğum en iyi polisiye roman.

2009 (1971), Can Yayınları, 160 s.
Çeviren: Tahsin Yücel

Varoluşçu felsefenin en önemli isimlerinden olan Albert Camus‘nün Mutlu Ölüm‘ü diğer kitaplarından biraz daha farklı bir yazılış öyküsüne sahip. 1971 yılında, Camus‘nün ölümünde 11 yıl sonra basılan bu kitap hem kahramanı hem de hikaye örüntüsü ile Yabancı‘yı fazlasıyla anlatıyor. Aslında bir bakıma Yabancı‘nın ortaya çıkmasına neden olan kitaplardan birisi olarak da görülebilir. Camus, Mutlu Ölüm‘de de kendisine ve topluma yabancı bir adamın hikayesini anlatıyor. Hatta kitabın hemen başlarında yeralan bir Pazar günü anlatısı neredeyse birebir Yabancı‘ya ilham vermiş gibi duruyor. Mutlu Ölüm‘deki kahramanımızın adı Mersault’dur; bu isim Yabancı‘da Meursault olacaktır. Mersault, deniz – güneş anlamına gelirken, Meursault ise ölüm – güneş anlamına geliyor. Camus‘nün, Cezayir’in güneşine ve denizine olan hayranlığını da hesaba katacak olursak seçilen isimler çok da şaşırtıcı değil tabii ki.

Mutlu Ölüm, iki temel bölüme ayrılmış bir roman: (1) Doğal Ölüm ve (2) Bilinçli Ölüm. Birinci bölümde, Mersault, bir adamı, engelli Zagreus’u öldürür. Ne kurbanın ne de katilin garipsemediği ama pek de anlamı olmayan bir cinayettir bu. İçinde suçluluğun ya da uzun vadeli planların olmadığı bu cinayetten sonra Mersault Avrupa’yı gezer, kendi varoluşuyla başbaşa kalır. İkinci bölümde ise Mersault yeniden Cezayir’e döner. Vaktinin çoğunu “Dünyanın Karşısındaki Ev” diye tanımladığı yerde geçirir, evlenir, hastalanır ve Zagreus’la buluşmayı bekler…

Camus‘nün diğer eserlerinde olduğu gibi burada da çok ciddi varoluşsal sorular roman kahramanı sayesinde karşımıza çıkıyor. “İnsan insanın gücünü azaltır” diyen Mersault’un gözünden güneşi, denizi, hayatı ve ölümü yeniden görüyoruz. Yabancı‘ya hayat veren bu kitabı mutlaka okumak lazım.

1997 (1938), Can Yayınları, 138 s.
Çeviren: Tahsin Yücel

Can Yayınları tarafından basılan bu yayın aslında iki bölümden oluşuyor; Düğün adını taşıyan ilk bölümde Camus, Cezayir’e olan aşkını varoluş felsefesi ile süsleyerek her zamanki gibi kafa karıştırıcı sorular sorarken; Bir Alman Dosta Mektuplar bölümünde ise İkinci Dünya Savaşı sırasında, aslında var olmayan ya da herkes olabilen bir Nazi yanlısına, onların eninde sonunda neden kaybedeceklerini çok etkili bir dilde anlatıyor.

Düğün, doğanın ve nesnelerin varlığının bireyin varlığıyla birleştiği bir övgü gibi: “… güneşin, öpüşlerin ve yabanıl kokuların dışında, her şey boş görünüyor gözümüze…” diyen Camus, Cezayir’in kendine has güzelliğine olan hayranlığını anlatırken mutluluğun da ne olduğunu keşfetmiş gibi sanki: “… mutluluk denen şeyi burada anlıyorum: ölçüsüzce sevme hakkı… Bir kadın bedenine sarılmak, aynı zamanda gökten denize inen şu garip sevinci bağrına basmaktır…“. Albert Camus için “yarının ve tüm öteki günlerin benzer olduğu” bu manasız (absürd) dünyada yine de anlam arayacağımız bir şey var; o da insanın ta kendisi. Çünkü sadece insan bu dünyada anlam bulunmasını zorunlu görüyor. Genel olarak varolışçular “karamsar” olmakla suçlanırlar – ki bu suçlama aslında pek de yerinde değildir. Düğün, ise bırakın karamsarlığı, her tarafından coşku fışkıran bir eser. Aslında pek çok insanın, pek çok yerde ve pek çok şekilde gördüklerine farklı gözde bakan bir adamın edebi seslenişi.

Kitabın tek problemi var; o da çevirisi. Daha önce de çevirilerini okuduğum Tahsin Yücel’in, öz Türkçe kullanım tercihleri çoğu yerde metni okunulmaz hale getirebiliyor. Zaten, biraz zor olan felsefi ağırlıklı metinlerin bir de Türkçe açısından zorlanmasını açıkcası çok anlamsız (absürd değil sadece anlamsız) buluyorum.

2008 (1939), Can Yayınları, 232 s.
Çeviren: Eray Canberk

Duvar (Le Mur), İspanya İç Savaşı sırasında Franco yanlıları tarafından yakalanan ve idama mahkum edilen bir Cumhuriyetçinin kendi ölümünü beklediği gece yaşadıklarını anlatıyor. Aynı odanın içerisinde, ertesi sabahki idamlarına kadar bir arada kalmak durumunda olan 3 adamın ölüme bakışları oldukça farklıdır. Juan, tam bir teslimiyet ve keder içerisindeyken, Tom ölümü kabullenemek istemeyen bir yarı-isyankardır. Kahramanımız Pablo ise beklediği ölümü, hatta neredeyse tercih ettiği bu durumu kabullenen ve sorumluluğunu alan bir rolde karşımıza çıkar. Doğal olarak onda da korkunun izleri vardır ve bu izlere çevresindeki nesnelerden yabancılaşma da eklenir. Sadece ölümü değil diğer bir önemli varoluşçu kaygıyı, yalıtımı / yalnızlığı da yaşayan Pablo, ölümü ve sevgilisi arasındaki ilişkiyi çok net tanımlar: “… Concha ölümümü öğrenince ağlayacaktı. Aylarca içinden yaşama isteği gelmeyecekti. Ama ölecek olan bendim… Şu anda bana baksaydı bakışı gözlerinde kalır, bana kadar ulaşamazdı. Yalnızdım…“. Ölümü kabullenmeye (çaresizlik içinde değil, doğallıkla) yönelik cümleleri de en az diğerleri kadar anlamlı: “… İnsan ölümsüz olma hayalini yitirince ha birkaç saat, ha birkaç yıl beklemiş, aynı şey…“. Bu dikbaşlı adam, kendi bekleyen gerçek sondan habersizdi kuşkusuz.

Kitapta, Oda, Herostratos, Özel Yaşam ve Bir Yöneticinin Çocukluğu isimle dört öykü daha var. Bütün bu öykülerin ortak noktası olan varoluş kaygıları, öykü biçiminde aktarılırken, bu akımın öncülüğünü de yapıyor. Sartre ve onun öyküleri açıkcası pek çok varoluşçu felsefe metninden daha yalın ve açık bir biçimde varoluşun prensiplerini ve sorularını ortaya koyuyor. Doğal olarak bu öykülerin amacı bir şeylere yanıt bulmak değil, daha çok yeni sorular sormak.

2009 (1956), Can Yayınları, 108 s.
Çeviren: Hüseyin Demirhan

Düşüş (La Chute), kuvvetli bir monolog olarak tanımlanabilir. Parisli bir avukat olan Jean – Baptiste Clamence, bizi kendisiyle yaptığı iç hesaplaşmaya davet ediyor. Hikayenin hemen başlarında karşımızda güçlü kuvvetli, belli ki yakışıklı, zengin, çapkın, önemli bir insan olarak çıkan Clamence, yavaş yavaş kendi benliğinin karanlıklarına dolu yol alır. Camus‘nün burada anlattığı, kitabın arkasında da yazdığı gibi bencillik ve çaresizlik midir emin değilim. Bende yarattığı his daha çok anlamsızlık (absurdism) ve umutsuzluk (despair) oldu. Buradaki umutsuzluk, gelecekte iyi şeyler olup olmamasını ya da kahramanın (belki de anti-kahraman demek daha doğru) elde etmeye çalıştıkları ile bir umutsuzluktan ziyade daha genel bir biliş hali gibi. Diğer bir ifadeyle, Clamence, kitabın başında bize hissettirdiği bütün o şaşalı yaşantısına rağmen aslında gerçek herhangi bir şey yaşayabilmiş değil. Hatta, onun konuştuğu kişinin gerçekten var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Eğer yalnız başına bir barda, karşısındaki boş şişeye bakarak konuştuğunu görsek sanırım çok şaşırmazdık.

Kiminle konuşuyor olursa olsun, Clamence’in anlattıkları bize yaşam hakkında çok şey söylüyor. Merkezde, intiharına tanık olduğu ve sadece seyirci kaldığı bir kadının görüntüsü eşliğinde, a-Aslında – çok klişe bir tanım olduğunu bilerek yazıyorum – bize, bizi anlatıyor. Hepimiz, Clamence’i tanıyoruz, onu gördük ve duyduk. Bizim şansımız, Camus‘den farklı olarak, onu hemen, çabucak kafamızın içinden atabilmek oldu. Clamence, belki bir asalak değil ama başkaldıran birisi olmadığı da açık. Bütün parlaklığına rağmen, sıradan bir insan… ve bu sıradan insanın öyküsü Camus‘nün kaleminden çıkınca farklı bir kimliğe bürünüyor. Yine Camus… yine güçlü cümleler.

Yönetmen: Joe Johnston
Senaryo:
Andrew Kevin Walker ve David Self
Yapım yılı:
2010
Oynayanlar:
Anthony Hopkins, Benicio Del Toro, Simon Merrells, Gemma Whelan, Emily Blunt, Mario Marin-Borquez, Asa Butterfield, Cristina Contes, Art Malik, Malcolm Scates, Nicholas Day, Michael Cronin, David Sterne, David Schofield, Roger Frost

Kadroya bakınca insanın şık bir şölen olarak beklentisine girdiği The Wolfman vasatı aşamayan senaryosu ile hayal kırıklığı yaratıyor. Bu derece kuvvetli bir kadroya sahip olan film ekibini, bütün kostüm ve makyaj başarılarına rağmen bu derece sıradan bir film yapabilmeleri de ayrı bir beceri. Oyuncuların performansları hakkında olumsuz bir şey söylemek zor. Onlar kendilerine biçilen rolleri oldukça başarılı bir şekilde beyazperdeye taşımışlar ancak Oeidipius kompleksini vurgulamaktan daha öte bir yeniliği olmayan senaryo her şeyi alıp götürmüş. Doğaüstü bir olayı anlatıyor olmasına rağmen filmde hemen hemen hiç süpriz yok.

Vasat korku / gerilim filmlerinde olduğu gibi seyirciyi heyecanladırmak için ani görüntüler ve sesler bolca kullanılmış. Filmin finali ise kısaca “anlamsız”. Seyretmek için TV’de boy göstermesini rahatlıkla bekleyebilirsiniz.

IMDB Sayfası
Filmin Resmi İnternet Sitesi

Yönetmen: Philip Kaufman
Senaryo:
Milan Kundera (roman) ve Jean Claude Carriere
Yapım Yılı:
1988, ABD
Oyuncular:
Daniel Day-Lewis, Juliette Binoche, Lena Olin, Derek de Lint, Erland Josephson, Pavel Landovsky, Donald Moffat, Daniel Olbrychski, Stellan Skarsgard, Tomasz Borkowy, Bruce Myers, Pavel Slaby, Pascale Kalensky, Jacques Ciron, Anne Lonnberg

İki kadın ve bir adam hikayesi sinema için çok yeni ya da sıradışı sayılmaz. Ancak Milan Kundera‘nın aynı adlı eserinden beyazperdeye aktarılan Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, DVD’sinin kapağında aktarıldığı gibi “Paris’te Son Tango’dan beri yapılan en erotik film” özelliği dışında da çok şeye sahip. Hatta, 1988′de sinemalarda gösterildiği zaman da, hikayesinden çok erotizmi ilgi çekmişti. Bu, çok doğal olmakla birlikte, biraz haksızlık olarak da düşünülebilir.

Tomas (Daniel Day-Lewis), varoluşunu hafife alan, kadınlardan hoşlanan ve günlük yaşayan bir beyin cerrahıdır. Prag’da yaşayan Tomas’ın arası kadınlarla hep iyidir ve bundan da çok hoşlanır. Uzun süreli sayılabilecek tek ilişkisi Sabina (Lena Olin) da olan bitene razı ve benzer özelliklere sahip bir kadın olarak dikkati çekiyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan ve Tomas’ı evliliğe bile ikna edecek kadar “naif” olan Tereza (Juliette Binoche) ile birlikte ilişkiler olduğunda daha da karmaşık bir hale gelir. Bütün bu aşk hikayeleri ve cinsellik arasında 1968 yılında SSCB’nin Prag’ı işgali ile her şey bir anda değişir…

Tomas, bana Albert Camus’yü ve onun karakterlerini fazlasıyla hatırlatıyor. Varolmanın manasız (absurd) yanını keşfetmiş bir hali olan Tomas için hayatındaki hemen her şey çok hafitir. Başarılı bir beyin cerrahı olması ya da daha sonradan onun başını belaya sokacak politik yazılarına rağmen, sadece varolmanın keyfini sürmeye çalışan bir adam görüntüsünde. Bunları yapan Tomas’ı, bencillikle ya da vurdumduymazlıkla suçlayamayız. Tersine sadece kendi varoluşuna değil diğerlerine de aynı saygıyı (ya da anlayışı) gösteren bir model gibi görünüyor. SSCB işgali sırasındaki tavrı ise hem Sartre hem de Camus etkisinde bir seçim – özgürlük uğraşı gibi. Filmin süpriz sonu ise çok çok başarılı.

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, sadece konusu ile değil aynı zamanda oyuncuların ortalamanın çok üzerindeki performansıyla arşivinizde bulunması gereken bir film.

2008 (1947), Can Yayınları, 270 s.
Çeviren: Nedret Tanyolaç Öztokat

Camus, Veba’da “… Bir kenti tanımanın en bildik yollarından biri de insanların orada nasıl çalıştığına, orada birbirlerini sevdiğine ve nasıl öldüğüne bakmaktır…” der. Oran şehrini saran veba, çalışmak – sevmek – ve ölmek arasında gidip gelen insanların şiirsel bir trajedisi olarak karşımıza çıkıyor. Ansızın şehir vuran salgının yarattığı korku, ilk panik havasından ve şehrin tamamen karantiya alınmasından sonra kendisini çaresiz bir teslimiyete bırakıyor. Şehirdeki üç kişi, Dr. Rieux, Tarrou ve Grand bütün umutsuzluğa ve çaresizliğe rağmen “Esas olan, işini iyi yapmaktır” düşüncesi ile başından sonuna kadar bu hastalıkla mücadele ediyorlar.

Varoluşun aslında bir “seçim” olduğunu anlamayan ya da seçimlerinin sorumluluğunu alamayan insanlar için bütün felaketler şaşırtıcıdır. Romanda yazdığı gibi “… küçük kentimizin, farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceğibi asla düşünmemişlerdi…”. Kahramanlar – diğer varoluşçu eserlerde olduğu gibi – sade, abartısız ve bizden. Renkli hemen hemen hiçbir şey yok gibi romanda; belki de bu yüzden çarpıcı bir etki yaratabiliyor. Okunması şart olan kitaplardan birisi.

Yönetmen: Rob Reiner
Senaryo:
Justin Zackham
Yapım Yılı:
2007, ABD
Oyuncular:
Jack Nicholson, Morgan Freeman, Sean Hayes, Beverly Todd, Rob Morrow, Alfonso Freeman, Rowena King, Annton Berry Jr., Verda Bridges, Destiny Brownridge, Brian Copeland, Ian Anthony Dale, Jennifer Defrancisco, Angela Gardner, Noel Gugliemi

En fazla 1 yıl ömürleri kaldığı söylenen iki yaşlı kanser hastasının, ölmeden önce yapmak istedikleri işler peşinden koşmalarının anlatıldığı The Bucket List, Jack Nicholson‘ın (Edward Cole) her zamanki gibi muhteşem oyunu ve Morgan Freeman‘in (Carter Chambers) buna eşlik etmesiyle zaman zaman eğlenceli ama çoğunlukla hüzünlü bir seyre dönüşüyor. Edward, oldukça zengin, başarılı bir iş adamıdır. Carter ise hayatta pek çok şey yapmak (örneğin tarih profesörü olmak) istemesine rağmen erken evliliği ve doğacak olan ilk çocuğuna bakma sorumluluğu nedeni ile hemen çalışmaya başlamak zorunda kalan bir adamdır. Bu iki huysuz ihtiyarın yolu, Edward’ın sahibi olduğu hastanede kesişir. İkisi de ileri derecede kanser hastası olan bu ihtiyarlar, kendilerine önerilen deneysel tedaviyi kabul etmeyerek, hayatlarında yarım kalmış isteklerini gerçekleştirmek için birlikte yolculuğa çıkarlar. Fransa’dan Tibet’e kadar uzayan bu yolculuk kendilerini de yeniden keşfetmelerini talep eden bir maceraya dönüşür.

Filmde komedi ve dram dengesi oldukça başarılı yönetilmiş. Hatta komedinin içinde bile yer alan dramatik diyaloglar filmi hem olması gerektiği kadar ciddi yapmış hem de karanlık bir film olmaktan kurtarmış. Her iki oyuncu da filme hakkını veriyor ama Jack Nicholson‘ın artık devleşen oyunculuk gücü inanılmaz. Sadece onun için bile seyredilebilir bir film.

Filmden iki önemli sahne:
(1) Açılış – Filmin açılış sahnesi, hayatın ve ölümün anlamı üzerine ufak bir not.
(2) Piramitler – Aynı konuda Mısır uygarlığının inancındaki en temel soru tartışılıyor.

IMDB Sayfası
Filmin Resmi İnternet Sitesi

 Bu Blog sayfasının amacı, genel olarak sanata yönelik yorum ve eleştirileri bir arada tutmaktır. Kitaplar, filmler, oyunlar, müzik... gibi farklı alanlarda amatör eleştirileri bu sayfalarda bulabilirsiniz. En azından şimdilik ve en azından ben profesyonel bir eleştirmen değilim. Bu nedenle buradaki yorumlar daha çok "kişisel zevk" olarak düşünülmelidir. Daha doğrusu seyrettiğim, dinlediğim ya da okuduğum eserleri unutmamak ve daha çok kendim için bir not düşmek için tasarlanmış bir sayfa olarak planladım bu "Blog"u. Üretim her koşulda saygıyı hakeder. Belki de bu yüzden sanatla ilgili eleştirilerde özellikle daha dikkatli olmak zorunda hissediyorum kendimi. Umarım kimseyi kırmam.

Lütfen siz de eleştiriler hakkında yorum yazmaktan çekinmeyin.

Doğan Kökdemir
dogan@kokdemir.info
http://www.kokdemir.info

Free Blog Counter