Ex Nihilo Nihil Fit: Yeni Nesil Akademisyenler III

lucretius2

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

Ex nihili nihil fit yani hiçlikten hiçlik çıkar sözü milattan önce 50’li yıllarda yaşamış Roma’lı şair ve filozof Lucretius’a ait. Latince ifadelerin harika bir özelliği var; istediğiniz yerde istediğiniz zaman, neredeyse her istediğiniz anlamda kullanabiliyorsunuz. Bu ifadeye de gayet varoluşçu felsefe üzerine yazılmış bir yazıda yer vermek mümkün olacağı gibi daha basit bir kavramsallaştırmada, ne kadar ekmek o kadar köfte anlamında da kullanmak mümkün. Ben, bu yazıda ikincisini seçeceğim.

Akademik yaşamınızın başında olduğunuzu düşünün, doktora eğitimini henüz tamamladınız ve doktora tezi dediğimiz beladan ve tez danışmanı adını verdiğimiz şeytandan, tez jürisi görüntüsündeki kötüler meclisinden sağ salim kurtuldunuz. Alanınız ne olursa olsun artık siz o alanın felsefe doktorusunuz. Diğer bir deyişle, siz, o alandaki, o konudaki en yetkin kişiler arasına dahil oldunuz. Bunu kanıtlamak için size diploma da verecekler, merak etmeyin. Buraya kadar her şey yolunda ve normal. Ancak bundan sonrası biraz çetrefilli çünkü siz de o cehennemden sağ kurtulan diğer her akademisyen gibi yolculuğunuza devam etmek ve mümkünse bir üniversitede öğretim üyesi olarak akademik çalışmalar yapmak istiyorsunuz. Hangi ülkede, hangi şehirde ya da hangi üniversitede olduğu tabii ki önemlidir ama isterseniz biz ideal olarak düşündüğümüz bir üniversitede ideal olarak düşündüğümüz bir akademik pozisyonu hayal edelim. Gerçekten iyi bir üniversite/bölüm de gerçekten iyi bir akademisyen arayışında olsun. Sizi onlarla buluşturalım. Sizin bu dünyaya adım atabilmeniz için şu özellikleriniz sorgulanacaktır:

1. Hızlı mısınız?
Arabaya mı koşacaklar diye düşünmeyin. Hız önemli. Olan biteni kavrama hızından tutun da yaptığınız işleri bitirmek için harcadığınız süreye kadar hayatın her alanında hız önemli. “Bana 10 yıl verin bakın nasıl araştırma tasarlıyorum” diyebileceğinizi düşünmüyordunuz herhalde? Adı üzerinde yeni ve genç bir akademisyenden gerçekten hızlı olması beklenir. Aslında her şeyi araştırma tasarlama diye düşünmeyin, ben size bir ipucu vereyim: Yürüme hızınız bile önemli.

(Şair burada “mıymıy” olmayın diyor.)

2. Özenli, dikkatli ve titiz misiniz?
Tek başına hız problemimiz olsaydı her şey çok rahat olurdu. Ancak hayat o kadar rahat ve kolay değil: Hızlı olduğunuz kadar kelimenin tam anlamıyla düzgün de çalışıyor olmalısınız. Akademisyen olarak çalışmak istediğiniz üniversite ideal bir üniversiteydi ya, işte o ideal üniversite sizin de ideal olmanızı isteyecektir. “Canım ne var bu böyle olsun…” diye savunacağınız işler yapamazsınız. Ben size bir ipucu vereyim: Kapınıza astığınız haberleşme kağıdının düzgün durması bile önemli olacaktır.

(Şair burada “aynesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor.)

3. Filmler, kitaplar, genel olarak sanat sizin için ne ifade ediyor?
Burada kuralımız basit: Hayatınızın entelektüellik derecesi yüksek değilse (siz bunu tercih etmeyebilirsiniz hiçbir itirazım yok ama ideal üniversite mutlaka tercih edecektir) mümkünse tanışmayalım bile. Bunun eksikliğinin sebepleri artık günümüzde anlaşılabilir / kabul edilebilir bir şey olmaktan çıktı; kitap okumaya zamanınız mı yok, filmlere vakit ayıramıyor musunuz, sanatla en son ortaokulda mı ilgilendiniz? Eh… yapacak bir şey yok, o ideal üniversite de sizinle ilgilenmeyecek, ilgilenmemeli. Kendisine yatırım yapmayan birisiyle neden vakit kaybetsin ki? Ben size bir ipucu vereyim: Size bu taleplerle yaklaşanlara kızıyorsunuz ya bazen, emin olun kızmanız kimsenin umurunda değil.

(Şair burada “zeka”dan bahsediyor.)

4. Ders vermek yerine araştırma yapmak mı istiyorsunuz?
O zaman sizin yeriniz üniversite değil ki zaten. Herhangi bir araştırma enstitüsünde, laboratuvarda, konunuzla ilgili devlet kurumlarında pekâlâ gayet başarılı olabilirsiniz. Tamam biliyorum, birileri sizi kandırdı. Üniversitelerin gerçek işinin, dolayısıyla akademisyenlerin asli görevinin araştırma yapmak olduğunu, ders vermenin aslında biraz mecburiyetten kaynaklanan yük olduğunu söyledi. Hadi yalan söylediler demeyelim ama emin olun yanlış söylemişler. Ders vermek de aynı araştırma yürütmek gibi sizin işiniz. Felsefe doktoru unvanı ders verme, kendisinden sonra gelenleri yetişirme rolünü de kapsayan bir unvan. Eğer amacınız üniversitede çalışmaksa çabucak bu gerçekle yüzleşmenizi ve barışmanızı öneririm. Aslında ders vermeyi sadece bir görev olarak düşünmeyin, ben size bir ipucu vereyim: İyi ders veremiyorsanız, o ideal üniversitede – eğer siz bir Einstein değilseniz – çok uzun bir geleceğiniz olmayacaktır.

(Şair burada “üniversitenin anlamını öğrenin” diyor.)

5. Tamam o zaman dersimi veririm, araştırmamı yaparım mı diyorsunuz?
Yine olmadı. Dedim ya, her şey çok rahat değil bu dünyada. Siz gerçekten ideal bir üniversitenin, ideal bir bölümünde, ideal bir akademisyen olmak istiyorsanız ışıldamalısınız. Sizi görmeliyiz. Yerel anlamda da uluslararası düzeyde de dünyayı aydınlatmaya çalışanlardan birisi olmalısınız. Kapısını kapatıp, kendi dünyasına gömülen, eskilerin deyimiyle yaralı parmağa işemeyen insanlara ihtiyacı yok üniversitenin. Öğrencilere, diğer akademisyenlere, yaşadığınız şehre, ülkeye, dünyaya katkıda bulunmak için bir şey yapmayacaksanız, çok afedersiniz ama biz sizi niye el üstünde tutalım? Gerçekten siz kimsiniz? Nasıl önemli bir insansınız ki biz sizi anlamıyoruz ve haksızlık ediyoruz.

(Şair burada sinirleniyor.)

Bakın ben size asıl ipucunu vereyim: Hiç verirseniz hiç alırsınız.

“Küçük Amerika” ya da “Büyük Türkiye”: Yeni Nesil Akademisyenler II

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

1950’lerde Menderes iktidarının sloganlarından birisiydi Küçük Amerika olmak. Yeni gelişen, büyümekte olan bir ülkenin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücünü kendisine örnek almasının çok şaşırtıcı bir yönü olmasa gerek. Örnek alınan parametreler isabetli olduğu sürece katkı sağlayıcı da olabilir. Ancak o dönemin iktidarı sadece sıcak paranın varlığı üzerine yoğunlaştığı, bireysel özgürlüklerin ve demokrasinin zenginleşme önünde bir engel olduğunu düşündüğü için olsa gerek her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Sadece eline yüzüne bulaştırmadı 6-7 Eylül utanç günlerinde, binlerce insanın canını da yaktı.

Kenan Evren’in ve diğer generallerin (ABD’nin Bizim Çocuklar dediği grubun) yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 rejiminin hemen sonrasında iktidara gelenler ise Turgut Özal’la birlikte Büyük Türkiye‘nin hayalini kurdular. Hızla gelişen, dünyaya ayak uyduran, iktisadi pastadan pay alan bir Türkiye hayali insanları heyecanlandırdı. Ancak içerikle ilgili bir değişiklik yapmadan şekilsel bir değişikliğe gidilince çok sıkıntı yaşandı. Eğer insanların önemli bir oranı dört kişiden oluşan ailelerinin karnını doyurmak için akşam evine 250 gr. et götürmekte zorluk yaşıyorsa, 80gr.’lık hamburgerlerin satıldığı hamburgercilerin açılması sadece görüntüyü kurtarırdı. Nitekim öyle oldu, zengin ve zengin olmayan arasındaki fark giderek açıldı.

1950’lerden bu yana yaşananları sadece Türkiye – ABD arasındaki ilişkiler ya da özenmeler üzerinden anlatma şansımız yok. Bu, gereksiz derecede indirgemeci bir yaklaşım olur ama belli ki sistemin iskeleti içerisinde bir ara yerleştirilen ABD gibi olmalıyız düşüncesi kolay kolay geçmiyor. Burada, hemen başlarda, bir parantez açmamız lazım; ABD kendisini sistemler üzerine inşaa eden bir ülke, bu nedenle de iyi çalışan bir sisteme sahip olduğu yerlerde doğal olarak liderliği de kimseye kaptırmıyor ve yine bu nedenle söz konusu sistemin ya da sistemlerin bizim işimize yarayıp yaramayacağı üzerinde zihnimizi yormak, uygun görünen sistemleri kendi sistemimize entegre etmek bana yanlış gelmiyor. Gelişim için her zaman aynı şeyleri tekrar tekrar yeniden keşfetmektense iyi çalışan sistemleri modellemek daha akılcı olacaktır. Bu açında ABD pek çok alanda iyi bir modeldir.

ABD modelinin üniversiteler bazında bize nasıl yansıdığına baktığımızda ilginç bir tablo çıkıyor. ABD’deki üniversitelerin sahip olduğu özerkliğe kurumsal olarak sahip olduğumuzu söylemek çok güç. Aslına bakarsanız bireysel olarak özerkliğe sahip olduğumuzu söylemek daha da güç. Bunun çok önemli bir kısmının nedeni ülkenin siyasal durumu ve gitgide otoriterleşen kanun yapıcılar. İşin ilginç noktası aynı otoriterleşme sorunu ABD’de de var ama sistemin kendisini koruma gücü ve bireylerin özgürlüklerine sahip çıkma dürtüsü fena olmayan bir denge unsuru yaratıyor. Sistem kendisine zarar verecek değişimlere karşı aşılı, bu yüzden başka ülkelerde kısa sürede çöküş yaratabilecek durumlar ABD’de daha hafif atlatılabiliyor, ya da en azından buradan bakınca öyle görünüyor.

Durum böyle olunca Türkiye’de yetişen eğitimli insanların en azından bir kısmı (bu kısmın çoğunluğunu tahminen yeni nesil akademisyenler oluşturuyor) kendi yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmanın çaresini ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak görüyorlar. Bu istekleriyle ilgili olarak onları suçlamak ya da “hata yapıyorsunuz” demek mümkün mü? Sanırım hayır. Her insan kendini gerçekleştirme imkanını nerede ve nasıl bulacaksa onu denemek zorunda. Sadece olası farklı alternatifler içerisinden seçimini yaparken, o seçimi neden yaptığıyla ilgili olarak mümkün olduğunca rasyonel bir argümana sahip olmasını önerebiliriz. Çünkü 1950’lerdeki ve 1980 sonrasındaki siyasi aktörlerin yaptığı hataların yapılmaması, şekilsel değil sistemsel değişiklik yakalanmaya çalışılması çok önemli. Bu açıdan bakıldığında genç akademisyenlerin, maalesef, eski ve yeni tüm siyasileri aratmayacak şekilde indirgemeci bir mantıkla hareket ettiklerini görebiliyoruz. Psikolojik olarak anlaşılabilir bir indirgemecilik bu; çünkü eğer belirsiz ve riskli bir değişimi hayatınızda gerçekleştirmek durumundaysanız, duygusal olarak da bu değişimin yakınında duruyorsanız rasyonel bir değerlendirme yapmak yerine kendi olası kararınızı destekleyecek argümanlara yapışmanız kaçınılmazdır. Daha seçimi yapmadan ya da eyleme geçmeden önce o seçimin en iyi seçim olduğuna önce kendimizi ikna etmemiz gerekir. Hayata geçireceğim eylem, bütün olasılıklar içinde en iyisi inancına ihtiyacımız olacaktır. Aksi durumda eyleme geçme şansımız hiç olmayacak.

ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak tanımladığım eylemin nesi yanlış diye sorabilirsiniz. Kesinlikle yanlış olan hiçbir şey yok. Ben de zaman zaman ABD değil ama Yeni Zelanda’da yaşama fikrini düşünürüm. İlk yurtdışı deneyimim Yeni Zelanda olduğu için midir bilmiyorum ama her şeyi beni çok etkilemişti. Sadece doğası için, sadece insanları için hatta sadece yemekleri için bile başka bir ülkede yaşamayı tercih edebilirsiniz. Bunlar için radikal ve köklü değişimler yapılabiliyorsa eğitim ya da çalışmak için aynı tercih çok daha rahat yapılabilir. Bu nedenle, ABD’deki bir üniversiteye kapağı atma isteği asla yanlış olarak tanımlayabileceğimiz bir istek olamaz. Her şeyden önce bize ne? Kim nerede ne yapmak istiyorsa onu yapar. Ancak benim genelde takıldığım nokta bizi karara götüren sebeplerle ilgili aradığımız kestirme yollar ve yanlılıklar. Örneğin, başarılı bilim insanları Türkiye’de hakettikleri değeri göremiyorlar bu yüzden ABD’ye gitmeliler argümanına karşı çıkmak çok kolay değil. Aklı başında hiçkimse Türkiye’de bilim insanlarının (ve sanatçıların) el üstünde tutulduğunu iddia etmeyecektir. Ancak her şey söylendildiği kadar kötü müdür ya da ABD’de her şey söylenildiği kadar iyi midir üzerine düşünmek lazım. Bu tartışmalarda son yıllarda en çok Aziz Sancar örnek olarak veriliyor. Soru basit: Aziz Sancar Türkiye’de bir üniversitede çalışıyor olsaydı Nobel alabilir miydi? Açıkcası bu sorunun cevabını ben bilmiyorum ama hemen herkesin biliyormuş gibi “hayır alamazdı” demesini de eleştirmiyorum. Ben cevabı bilmiyorum ama herhalde zor olurdu diye aklımdan geçiyorum. Buradaki asıl önemli olan nokta Aziz Sancar örneğine vurgu yaparken ABD’ye göç eden binlerce başka beynin Nobel’in kıyısından bile geçmediğini unutmak. Tek bir örneği kendi argümanımıza kanıt olarak gösterirken, yanlışlayacak diğer örnekleri unutmamalıyız herhalde. Şu daha anlaşılır olur sanırım; Aziz Sancar’ın Türkiye’de başarılı olma olasılığının düşük olmasının nedeni belki de burada değer gör(e)memesi değil teknik olanaksızlıklardır. Aslında tabii ki bu da büyük bir problemdir çünkü çözmediğimiz sürece diğer potansiyel Aziz Sancar’ları da kaçırma riskimiz var.

Türkiye’deki büyük ve köklü üniversitelerin bir kısmında (örn., ODTÜ, Boğaziçi…) akademik personel içinde doktora derecesini Türkiye’de almış olan bilim insanı bulma şansınız çok azdır. Elimde bir döküm yok ama tahminim önemli bir kısmının doktora derecelerinin ABD’den olduğunu iddia etmek herhalde çok gerçek dışı bir tahmin olmayacaktır. Yani yeni nesil akademisyenlerin yetiştirilmesinde söz sahibi olanlar, bu yazıda bahsettiğimiz sistemi bilen ve bunu uygulama şansı olan kişiler. Peki neden olmuyor? Neden bu sistemi bilen kadronun verdiği eğitim hâlâ ABD ile yarışmaktan çok ama çok uzak? Bilerek mi anlatmıyorlar? Çok mu benciller? Yeni akademisyenleri mi kıskanıyorlar?

Bunun cevabını da bilmiyorum ama benim tahminin biraz daha farklı. Daha önce  Tam Nobel Alacağız Bi’ Gülme Geliyor: Yeni Nesil Akademisyenler başlığıyla yazdığım yazıdaki ana fikre sadık kalacağım ve sorunun bireysel olduğunu söyleyeceğim. Anlatmak istediğim kısaca şu: Türkiye zor bir ülke. Bu ülkede gerçekten de bilime ve sanata istediğimiz kadar kaynak ayrılmıyor, özen gösterilmiyor ve hem bilim insanları hem de sanatçılar üretimlerini gerçekleştirmek için onlarca şeyle mücadele etmek zorundalar. İktidar yanlısı medyayı takip edenler hariç diğer herkes bireysel özgürlüklerimizin de kısıtlandığını biliyor. İnsanlar bırakın bilim yapmayı, işlerinden oluyorlar. Kabul edelim, bu ülkede hayat zor. Ancak yine de bilim, biz bilim insanları için işimiz, varoluşumuzun çok önemli belki de en önemli parçası. Hangi şartlarda ve nerede olursa olsun, nefes aldığımız sürece bilim yapmaktan vazgeçecek değiliz. Eğer işimizi iyi yaparsak, yapıyorsak bunu ABD’de de, Japonya’da da, Türkiye’de de iyi yapacağız zaten, bununla ilgili bir kuşkumuz yok. İşimizde iyi değilsek, iyi yapamıyorsak, mekanın önemi yok çuvallayacağız.

Türkiye’de kalanlar olarak şekli değil sistemi değiştirmek için çaba göstereceğiz. Gücümüz ne kadar neye yeter hiçbir fikrim yok ama bizi yetiştiren kuşaklara bir borcumuz, bizden sonra gelecek olanlara da sorumluluğumuz var. Hepimiz birden pes edip gidersek, biz, biz olmaktan çıkarız.

 

einstein

Albert Einstein’in Atatürk’e 1993 yılında yazdığı ve Almanya’daki bilim insanlarının Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul edilmesini rica ettiği mektup.

 

 

Tam Nobel Ödülü Alacağız Bi’ Gülme Geliyor: Yeni Nesil Akademisyenler I

Prof. Dr. Doğan Kökdemir

Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

eposta: dogan@kokdemir.info

Aklımda uzun zamandır kendi kendime ya da küçük gruplarla başbaşa kaldığımda düşündüğüm, yazmaya karar verdiğim sonra yazmaktan vazgeçtiğim, nihayetinde yeniden yazmak istediğim, bir kere daha sustuğum ama artık en sonunda kelimelere dökülen bir konu var: Yeni Nesil Akademisyenler

Türkiye, bilimde hiçbir zaman önde gelen ülkelerden birisi ol(a)madı, belki bundan sonra da kolay kolay olamayacak. Bilimin ve sanatın ağır aksak ilerlediği toplumlarda bilime ve bilim insanına düşen görevlerin ağırlığı biraz daha fazla oluyor sanırım. Siz, üzerinize düşeni yap(a)mazsanız, çevrede yeterince fazla alternatif olmadığı için koca bir ülke hiçbir şey yap(a)mamış oluyor. Amacım “bizden hiçbir şey olmaz” şeklinde bir kötümser tablo çizmek değil ama durduk yere de “her şey pek bir nefis gidiyor” demek bana doğru gelmiyor. Aslında kitlesel ya da ülkesel gelişimi bir kenara bırakalım benim derdim şimdilik bireysel akademik gelişim ile. Diğer bir deyişle akademik yaşamına yeni adım atan insanlarla.

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler çok meşgul insanlar. Gerçekten öyleler. Tam olarak ne yaptıklarını, zamanlarını nasıl kullandıklarını ya da kullanamadıklarını bilemiyorum ama delice bir meşguliyet içinde oldukları çok açık. Hiçbir şeye zamanları yok gibi sanki. Yanlış anlaşılmasını istemem, üzerlerine düşen görevleri aksattıklarını söylemiyorum, o konuda herhalde çok eksiklikleri yoktur ama o görevlerin dışına bir adım attığınızda yorgunlukla çevrilmiş fantastik meşguliyetlerini görebilirsiniz. Gözümün önüne oradan oraya koşan ama ne yaptıklarını anlamadığımız insanlar geliyor. Sürekli ama sürekli koşuyorlar. Durdurmanız, duraksatmanız, bakışlarını başka bir yere yöneltmelerini sağlamanız mümkün değil. Çok hızlı koşuyorlar. Koşarken de sürekli fazladan en az 3 makale okuyorlar her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri).

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler sadece önemli işlerle ilgileniyorlar. Zaten olması gereken de o değil mi? Her hafta girmek zorunda oldukları … saat dersi veriyorlar; her yıl ya da hiç değilse iki yılda bir en az 1 makale “submit” ediyorlar; onun dışında olur da herhangi bir idari göreve bulaşmışlarsa onların da toplantılarına tabii ki katlanıyorlar. İlgi sorunumuz yok çok şükür. Sadece onlara ne yapmaları gerektiğini açık ve net olarak lütfen önceden bildirin (mümkünse 1 yıl önceden). Tabii ki saçma saçma riskler alıp başımıza yeni icatlar çıkarmıyorlar; üstlerine vazife olmayan (daha doğrusu üstlerine zorunlu olmayan) gereksiz işlerle uğraşmıyorlar; hatta bir dudak bükme hareketiyle bu hataları yapanları da uyarıyorlar… uyarıları dinlemeyenler cezasını çeksin.

Onlar sayesinde eski kuşağın düzen merakından da kurtulduk. Neymiş efendim sadece neyin yapıldığı değil nasıl yapıldığı da önemliymiş. Hiç böyle bir saçmalık olur mu? Titizleneceğim diye kaybettiğiniz zamanlarda fazladan en az 3 makale okursunuz her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri).

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler sihirbazdırlar. Özellikle de istatistik konusundaki sihirbazlıkları seyretmeye doyamayacağınız cinstendir. Ellerinden herhangi bir hipotezin desteklenmeden kurtulması mümkün değildir. t-test, olmadı ANOVA, bir sonraki etap MANOVA, azıcık SEM, hiçbir şey olmazsa şöyle havalı bir “mediator” analizi… kuvvetli istatistiklerle bezenmiş bir makalenin Guernica ile yarıştığı söylenir halk arasında. Ben hiç şahit olmadım ama bir parmak şıklatması ile standart sapmaları 0.01’e indirenler bile oluyormuş bu dünyada. Araştırma sorusunun önemini, kuramsal çalışmaların önemini abartanlar yüzünden gelişemedi bu topraklarda bilim. Bu artık değişecek.

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler öğrencilerle mükemmel profesyonellikte bir bağ kurmuş durumdalar. Gerçek bir profesyonellik söz konusu. Neyi, ne zaman, nasıl yapacaklarına öğrenciler değil kendileri karar veriyorlar. Bu konuda yalnız olmadıklarını söylemeden geçmeyelim. Yaşları biraz daha eski ama yürekleri yeni diğer akademisyenlerin de desteği ile yeni lisansüstü programlarının açılmasını öyle kolay kolay kabul etmiyorlar. Lisans öğrencilerini zaten hiç konuşmayacağım bile. Aslında bir akademisyenin lisans öğrencilerinin yüzüne bakması bile abartılı bir davranıştır. Onlarca öğrenci ile vakit harcayacağınıza fazladan en az 3 makale okursunuz her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri). Tamam öğrencilerin isteği olabilir, hatta alanın ihtiyacı, hadi abartalım ülkenin ihtiyacı da olabilir ama bir dakika lütfen… bu kadar yoğunlukta nasıl olacak bu?

– Hayır efendim doktora programı falan açamayız şu anda.
– Neden, yeterince öğretim üyeniz mi yok?
– Yooo fazlası var, o konuda bizim bölümün eline su dökemez kimse.
– Eee, neden o zaman?
– Yukarıda yazdık ya! Meşgulüz, meşgul! Makale okuyoruz.

Haklılar… Saf saf kızmayın bu diyoloğa, gerçekten haklılar. Siz Nobel ödülü kolay mı alınıyor zannediyorsunuz? Onların, kimsenin okumadığı makalelerin yazarları oldukları sizin uydurmanız. Koca bir ülke Nobel’e koşuyor, siz ayakta uyuyorsunuz.

AMA

Yeni nesil akademisyenler makalelerden fırsat bulup bir ara LeGuin okusalardı, ihtiyacımız olanın yeni sihirbazlar değil büyücüler olduğunu anlarlardı. LeGuin okuyanlara gelince… bu yazı sizin için yazılmadı zaten.

d40_floatingman

(c) 2017, Doğan Kökdemir

Barbunya Pilaki ve Baba Olma Sanatı

Anneler çocukların şekillenmesinde hep asıl sanatçı olarak algılanır ama babaların o son dokunuşlarından çok az kişi bahseder nedense. Halbuki o dokunuşlar bizi ahlaklı ya da ahlaksız, iyi ya da kötü, merhametli ya da zalim, dürüst ya da düzenbaz yapabilecek kadar kuvvetlidir. O dokunuşların ne olduğunu neye yol açtığı çok zaman geçtikten sonra anlarız. Sadece birkaç dokunuştan sorumlu oldukları için babalar, çocuklarını sandıklarından daha fazla etkilerler. Çünkü o son birkaç dokunuş son resme adını verecektir.

Babam 10 Ağustos 1940 – 20 Ocak 2014 yııları arasında yaşadı. Ölümünden önce çok uzun süre hastanede kaldı. Son zamanlarında bilincini iyice kaybetmiş olmasına katlanmak, belli ki gözünün önüne gelen hayallerle konuşmaya çalışması seyretmek, ona bir türlü ulaşamamak, sesimi duyuramamak ama en kötüsü gözlerinin içine bakamamak zordu, yıpratıcıydı. Öldüğü günü bir eğitim seminerindeydim, yaptığım en iyi işi yapıyordum, hayattaki diğer her şeyden uzaklaştığım için rahattım, farklı bir dünyada mola veriyordum. Eğitime ara verip, beni arayan var mı diye sessize aldığım telefonuma baktığımda farklı kişilerden onlarca cevapsız arama geldiğini görünce şüphelenmiştim ama hele bir de gönderilen bir mesajda “önce beni ara” yazdığını okuyunca ne olduğunu anlamak çok zor olmadı zaten. O’nu aradım ve öğrendim. 20 Ocak 2014 günüydü bu, Ocak’a inat sıcak bir günde asla başıma gelmeyecek sandığım bir kayıpla oracıkta kalakaldım. Bir adam, babası öldüğünde yalnız kalır. Koca dünyada, belirsizliklerle dolu yaşamda, ıssız kalır. Ayaklarınızın altından bütün zeminin kaydığını hissedersiniz. Yaşadığınız şeyin adı üzüntü değildir korkudur. Hayatınızda belki de ilk kez deli gibi korkarsınız. Neye korktuğunu bilmeden korkmanın kendisi zaten çok korkunçtur. Yalnızlık çığlık çığlığa üzerinize koşar, ne orada durabilirsiniz ne de kaçıp uzaklaşabilirsiniz. Bir adam, babası öldüğünde, ölür. Hayata devam eden, yeni birisidir artık; iyi ya da kötü ama yeni.

Sina Kökdemir bir Cumhuriyet Savcısıydı. Türkiye’de belki de sayısız örnekleri olan, iki çocuğunu olabilecek en iyi şekilde yetiştirmek için çalışan, çabalayan, kaygılanan tipik bir babaydı. Dünyanın en iyi babası mıydı? Bilmiyorum. Herkesin babası öyledir, bu yüzden öyle bir tanımlama bana oldum olası saçma gelmiştir çünkü şunu da biliyorum ki hataları olan normal bir insandı. Ne doğa üstü güçleri vardı ne de bir derviş sabrı. Her baba gibi zaman zaman kızan, sinirlenen, seven, özleyen, özleten, uyuyan, uyanan, esneyen, gazete okuyan, yürüyüş yapan, rakı içen, sigara içen, televizyon seyreden, gülen normal bir babaydı. Öldüğünde oturduğu ev kiraydı, kendisine ait arabası yoktu, bankada birikmiş parası ya da hanları hamamları yoktu. Tek varlığı kendisiydi ve kendisini adadığı ailesi. Bir babanın en gerçek serveti bu değil midir zaten?

Benim hatırladığım ilk büyük hediye bir ansiklopedi setidir. İlkokul 2. sınıftaydım eğer yanlış hatırlamıyorsam, yer Kulp (Diyarbakır). Okuldan eve geldiğimde masanın üzerinde bana Ağrı dağı kadar büyük görünen bir ansiklopedi setini gördüğümde yaşadığım sevinci hayatımın diğer hiçbir yerinde yaşadığımı sanmıyorum. Kim bilir kaç hafta uğraşmıştı babam o ansiklopedileri doğru düzgün yolu bile olmayan Kulp’a getirtebilmek için. Halbuki ben sadece “Etoburlar” isimli cilt ile yetinebilirdim ama “Böcekler”, “İnsan”, “Bitkiler”, “Uzay”, … gibi isimleri olan farklı ciltleri gördüğümde bir müddet nefessiz kaldığımı hatırlıyorum. Rüya gibiydi her şey. Ne kadar çok şey okuyacaktım! Bu nasıl bir mucizeydi böyle! Bunların hepsi benim miydi?! Gerçekten benim miydi?

8 yaşındaki ben, o zamanlar bu yazıyı yazmak zorunda kalacağımı, babamın birgün öleceğini nereden bilebilirdim ki? O an için tek gerçek ansiklopedilerdi ve babalar zaten ölmezdi ki.

8 yaşındaki ben, tam da o gün bana verilen o ansiklopedileri okurken karar vermiştim bilimle uğraşacağıma. Sadece hangisini seçeceğime karar veremiyordum. Hayvanlar dünyası bana çok ilginç geliyordu, hele ya uzay ve evren. O ne gizemli bir şeydi öyle. Mutlaka o tür şeyler yapmalıydım. Bir yandan da gözüm insanda ve o beyin dedikleri tuhaf organın sırlarındaydı. Yapacak çok işim vardı, hem de çok. Hemen okumaya başlamalıydım.

8 yaşında, hayatımdaki o ufak fırça darbesiydi işte yaşadığım. Şimdi anlıyorum neye yol açtığını; yaklaşık 35 yıl sonra anlıyorum ne işe yaradığını o darbenin.

Bizim aileyle birlikte aynı yemek masasını paylaşan çok arkadaşım oldu. Hepsi bilir ki, yemekli misafir bizim için özeldir. Masa donatılır, sadece misafirlere yetecek kadar değil tüm Ankara’yı doyuracak kadar yemek yapılır. Hangi yemeği yapsak kaygısından uzak olmak için de olası her şey yapılır. Çoğu zaman sofrada aynı anda balık da olur, kırmızı et de, beyaz et de. Olur da bunlardan birisinin yemeyen misafir varsa aç kalmasın diye bütün seçenekler sunulur. Önce bir duble rakı, beyaz peynir ve babamın yaptığı ilginç turşulardan (erik, üzüm, kayısı, …) birisi yenir sonra sofraya geçilir. Sofrada yine bize konuk olan herkes bilir ki, babam hiçbir şey yemez. Bekler. Önce herkesin doymasını bekler, ısrarlara “yok şimdi canım istemiyor yahu, zorlamayın” der. Diğer herkes afiyetle yemeklerden alır, sonra bir daha alır ve artık son bölüme gelindiğinde babamın sesi duyulur “iyi hadi, oradan bir parça barbunya pilaki de bana verin”. Annem hevesle tabağa barbunya koyar bir kaşık sonra sorar “Sina, bir parça da et vereyim mi? Bak lokum gibi olmuş”. “Yav iyi tamam biraz da ondan ver ama abartma, öldüreceksin insanları yemekten” diye devap verir babam. En son salata da mutlaka ayrı bir tabağa konulur ve babam da sonunda yemeğini yer.

Sofrada koca bir orduya yetecek kadar yemek olmasına rağmen önce sofradaki diğer insanların doymasını bekleyen adama “baba” denir. Bu garip bir eylemdir. Bir yandan baktığınızda çok anlamlı görünmez ama dünya görüşü olarak ele aldığınızda çok önemli bir ahlaki mesaj taşır. Başınız sıkıştığında, çözemediğiniz problemleriniz olduğunda, hayat üzerinize duvarlar örmeye başladığında, yalnız kaldığınızda, mutsuz olduğunuzda size kimin yanına gideceğiniz konusunda net bilgi verir. Çocukları doymadan yemek yemeyi reddeden bir adama hayatınızın sonuna kadar güvenebilirsiniz. Bu kadar basit ve bu kadar nettir bu.

Ergenliğimde, yeni öğrendiğim beylik cümleleri bir gün babama satarken şöyle bir laf ettim ona “… tamam ben de hata yapıyor olabilirim, öyle durumlarda bana karşı çıkabilirsin, bu iyi bir şeydir, doğrusu budur…” gibi saçmaladım. Babam o ana kadar sabırla dinliyordu beni, sonra derin bir “Offff” çekti. “Yahu oğlum sen ne saçmalıyorsun abuk subuk. Ben babayım. Sen adam öldürsen ben senin yanında olmak zorundayım. Ne hatasından ne doğrusundan bahsediyorsun. Hadi git ukalalık edip benim canım sıkma.”

Çocuklarından sonra yemek yiyen bir adama ahlak dersi verilemeyeceğini o zaman öğrendim. İşte bu da belki yüzlerce fırça darbesinden birisi oldu benim için.

Bu bahsettiğim adam, benim babam, hastanede yataktan kendi kendine kalkamadığı, tuvalete giderken çocuklarının yardımına ihtiyaç duyacağını bildiği ve bizlere öyle görünmek istemediği için sırf tuvalet ihtiyacı olmasın diye yemek yemedi, su içmedi. Zorla, serumla beslenmesini sağladılar.

Çocuklarından sonra yemek yiyen bu adam, çocuklarına yük olmamak için daha erken ölmeyi göze aldı. Bu da onun tuvaldeki son fırça izi oldu.

Babamın dinlemekten en keyif aldığı parçalardan birisi.

Doğan Kökdemir
Ankara, 1 Ekim 2014

Ülke Boyu Yalnızlık

Doğan Kökdemir, PhD
Ankara

Biz yalnızız bu ülkede.

Kim olduğumuzun, nerede yaşadığımızın, neye inanıp inamadığımızın, yaşımızın, cinsiyetimizin, mesleğimizin, hangi yemeği sevdiğimizin, günde kaç saat uyuduğumuzun, saç rengimizin, hangi müziği dinlediğimizin önemi yok.

Biz bu ülkede kocaman bir yalnızlığız.

Birileri var hayatımızın içinde izinsiz bizden. Omuz üstü melekleri gibi (ama belli ki kötü niyetli olanlardan), her dakika fısıldıyor bize ne yapmamız gerektiğini. Evet birileri, yani bir takım insanlar, yani bizim gibi canlı varlıklar, bizim gibi fiziksel özellikleri olan, “süperinsan” olmayan normal, sıradan, alalade insanlar bize fısıldıyor “şunu yap, bunu yapma” diye.

O kadar yalnızız ki “hayır” diyemiyoruz.
O kadar yalnızız ki “ama ben…” diye mırıldanamıyoruz bile.

Bir tek, bir tane, sadece bir (sayıyla 1) yaşamımız var.
Kısa, çok kısa, kısacık.
Yeni “can” kazanacak puanlarımızın olmadığı tek bir yaşamımız var.
Ama o kadar yalnızız ki, onun kontrolünü bile vermişiz o birilerine.

“Sen kimsin?” bile diyemiyoruz.
Asıl söylememiz gereken “Ulan sen kimsin?” iken.

Biz yalnızız bu ülkede.
Biz bu ülkede kocaman bir yalnızlığız.

Çevremizde simsiyah bir cehalet, bok rengi bir kalitesizlik, kan kırmızısı bir şiddet varken bile “aman bize elitist” demesinler diye midir nedir bilinmez gıkımız bile çıkmıyor, canımızı çürük dişli vampiler gibi emmeye kalkan soytarılardan. Uzaktan bakıp “offf”lamaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.

O kadar yalnızız ki bu ülkede.
Gidecek gücümüz bile yok.
Haklı olduğumuzu bile bile ölüp gideceğiz belki.
Haklı ama yalnız öleceğiz.

Bizimle birlikte yalnızlığı üzerimize örten bu ülke de ölecek ama kime ne bundan?