“Küçük Amerika” ya da “Büyük Türkiye”: Yeni Nesil Akademisyenler II

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

1950’lerde Menderes iktidarının sloganlarından birisiydi Küçük Amerika olmak. Yeni gelişen, büyümekte olan bir ülkenin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücünü kendisine örnek almasının çok şaşırtıcı bir yönü olmasa gerek. Örnek alınan parametreler isabetli olduğu sürece katkı sağlayıcı da olabilir. Ancak o dönemin iktidarı sadece sıcak paranın varlığı üzerine yoğunlaştığı, bireysel özgürlüklerin ve demokrasinin zenginleşme önünde bir engel olduğunu düşündüğü için olsa gerek her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Sadece eline yüzüne bulaştırmadı 6-7 Eylül utanç günlerinde, binlerce insanın canını da yaktı.

Kenan Evren’in ve diğer generallerin (ABD’nin Bizim Çocuklar dediği grubun) yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 rejiminin hemen sonrasında iktidara gelenler ise Turgut Özal’la birlikte Büyük Türkiye‘nin hayalini kurdular. Hızla gelişen, dünyaya ayak uyduran, iktisadi pastadan pay alan bir Türkiye hayali insanları heyecanlandırdı. Ancak içerikle ilgili bir değişiklik yapmadan şekilsel bir değişikliğe gidilince çok sıkıntı yaşandı. Eğer insanların önemli bir oranı dört kişiden oluşan ailelerinin karnını doyurmak için akşam evine 250 gr. et götürmekte zorluk yaşıyorsa, 80gr.’lık hamburgerlerin satıldığı hamburgercilerin açılması sadece görüntüyü kurtarırdı. Nitekim öyle oldu, zengin ve zengin olmayan arasındaki fark giderek açıldı.

1950’lerden bu yana yaşananları sadece Türkiye – ABD arasındaki ilişkiler ya da özenmeler üzerinden anlatma şansımız yok. Bu, gereksiz derecede indirgemeci bir yaklaşım olur ama belli ki sistemin iskeleti içerisinde bir ara yerleştirilen ABD gibi olmalıyız düşüncesi kolay kolay geçmiyor. Burada, hemen başlarda, bir parantez açmamız lazım; ABD kendisini sistemler üzerine inşaa eden bir ülke, bu nedenle de iyi çalışan bir sisteme sahip olduğu yerlerde doğal olarak liderliği de kimseye kaptırmıyor ve yine bu nedenle söz konusu sistemin ya da sistemlerin bizim işimize yarayıp yaramayacağı üzerinde zihnimizi yormak, uygun görünen sistemleri kendi sistemimize entegre etmek bana yanlış gelmiyor. Gelişim için her zaman aynı şeyleri tekrar tekrar yeniden keşfetmektense iyi çalışan sistemleri modellemek daha akılcı olacaktır. Bu açında ABD pek çok alanda iyi bir modeldir.

ABD modelinin üniversiteler bazında bize nasıl yansıdığına baktığımızda ilginç bir tablo çıkıyor. ABD’deki üniversitelerin sahip olduğu özerkliğe kurumsal olarak sahip olduğumuzu söylemek çok güç. Aslına bakarsanız bireysel olarak özerkliğe sahip olduğumuzu söylemek daha da güç. Bunun çok önemli bir kısmının nedeni ülkenin siyasal durumu ve gitgide otoriterleşen kanun yapıcılar. İşin ilginç noktası aynı otoriterleşme sorunu ABD’de de var ama sistemin kendisini koruma gücü ve bireylerin özgürlüklerine sahip çıkma dürtüsü fena olmayan bir denge unsuru yaratıyor. Sistem kendisine zarar verecek değişimlere karşı aşılı, bu yüzden başka ülkelerde kısa sürede çöküş yaratabilecek durumlar ABD’de daha hafif atlatılabiliyor, ya da en azından buradan bakınca öyle görünüyor.

Durum böyle olunca Türkiye’de yetişen eğitimli insanların en azından bir kısmı (bu kısmın çoğunluğunu tahminen yeni nesil akademisyenler oluşturuyor) kendi yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmanın çaresini ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak görüyorlar. Bu istekleriyle ilgili olarak onları suçlamak ya da “hata yapıyorsunuz” demek mümkün mü? Sanırım hayır. Her insan kendini gerçekleştirme imkanını nerede ve nasıl bulacaksa onu denemek zorunda. Sadece olası farklı alternatifler içerisinden seçimini yaparken, o seçimi neden yaptığıyla ilgili olarak mümkün olduğunca rasyonel bir argümana sahip olmasını önerebiliriz. Çünkü 1950’lerdeki ve 1980 sonrasındaki siyasi aktörlerin yaptığı hataların yapılmaması, şekilsel değil sistemsel değişiklik yakalanmaya çalışılması çok önemli. Bu açıdan bakıldığında genç akademisyenlerin, maalesef, eski ve yeni tüm siyasileri aratmayacak şekilde indirgemeci bir mantıkla hareket ettiklerini görebiliyoruz. Psikolojik olarak anlaşılabilir bir indirgemecilik bu; çünkü eğer belirsiz ve riskli bir değişimi hayatınızda gerçekleştirmek durumundaysanız, duygusal olarak da bu değişimin yakınında duruyorsanız rasyonel bir değerlendirme yapmak yerine kendi olası kararınızı destekleyecek argümanlara yapışmanız kaçınılmazdır. Daha seçimi yapmadan ya da eyleme geçmeden önce o seçimin en iyi seçim olduğuna önce kendimizi ikna etmemiz gerekir. Hayata geçireceğim eylem, bütün olasılıklar içinde en iyisi inancına ihtiyacımız olacaktır. Aksi durumda eyleme geçme şansımız hiç olmayacak.

ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak tanımladığım eylemin nesi yanlış diye sorabilirsiniz. Kesinlikle yanlış olan hiçbir şey yok. Ben de zaman zaman ABD değil ama Yeni Zelanda’da yaşama fikrini düşünürüm. İlk yurtdışı deneyimim Yeni Zelanda olduğu için midir bilmiyorum ama her şeyi beni çok etkilemişti. Sadece doğası için, sadece insanları için hatta sadece yemekleri için bile başka bir ülkede yaşamayı tercih edebilirsiniz. Bunlar için radikal ve köklü değişimler yapılabiliyorsa eğitim ya da çalışmak için aynı tercih çok daha rahat yapılabilir. Bu nedenle, ABD’deki bir üniversiteye kapağı atma isteği asla yanlış olarak tanımlayabileceğimiz bir istek olamaz. Her şeyden önce bize ne? Kim nerede ne yapmak istiyorsa onu yapar. Ancak benim genelde takıldığım nokta bizi karara götüren sebeplerle ilgili aradığımız kestirme yollar ve yanlılıklar. Örneğin, başarılı bilim insanları Türkiye’de hakettikleri değeri göremiyorlar bu yüzden ABD’ye gitmeliler argümanına karşı çıkmak çok kolay değil. Aklı başında hiçkimse Türkiye’de bilim insanlarının (ve sanatçıların) el üstünde tutulduğunu iddia etmeyecektir. Ancak her şey söylendildiği kadar kötü müdür ya da ABD’de her şey söylenildiği kadar iyi midir üzerine düşünmek lazım. Bu tartışmalarda son yıllarda en çok Aziz Sancar örnek olarak veriliyor. Soru basit: Aziz Sancar Türkiye’de bir üniversitede çalışıyor olsaydı Nobel alabilir miydi? Açıkcası bu sorunun cevabını ben bilmiyorum ama hemen herkesin biliyormuş gibi “hayır alamazdı” demesini de eleştirmiyorum. Ben cevabı bilmiyorum ama herhalde zor olurdu diye aklımdan geçiyorum. Buradaki asıl önemli olan nokta Aziz Sancar örneğine vurgu yaparken ABD’ye göç eden binlerce başka beynin Nobel’in kıyısından bile geçmediğini unutmak. Tek bir örneği kendi argümanımıza kanıt olarak gösterirken, yanlışlayacak diğer örnekleri unutmamalıyız herhalde. Şu daha anlaşılır olur sanırım; Aziz Sancar’ın Türkiye’de başarılı olma olasılığının düşük olmasının nedeni belki de burada değer gör(e)memesi değil teknik olanaksızlıklardır. Aslında tabii ki bu da büyük bir problemdir çünkü çözmediğimiz sürece diğer potansiyel Aziz Sancar’ları da kaçırma riskimiz var.

Türkiye’deki büyük ve köklü üniversitelerin bir kısmında (örn., ODTÜ, Boğaziçi…) akademik personel içinde doktora derecesini Türkiye’de almış olan bilim insanı bulma şansınız çok azdır. Elimde bir döküm yok ama tahminim önemli bir kısmının doktora derecelerinin ABD’den olduğunu iddia etmek herhalde çok gerçek dışı bir tahmin olmayacaktır. Yani yeni nesil akademisyenlerin yetiştirilmesinde söz sahibi olanlar, bu yazıda bahsettiğimiz sistemi bilen ve bunu uygulama şansı olan kişiler. Peki neden olmuyor? Neden bu sistemi bilen kadronun verdiği eğitim hâlâ ABD ile yarışmaktan çok ama çok uzak? Bilerek mi anlatmıyorlar? Çok mu benciller? Yeni akademisyenleri mi kıskanıyorlar?

Bunun cevabını da bilmiyorum ama benim tahminin biraz daha farklı. Daha önce  Tam Nobel Alacağız Bi’ Gülme Geliyor: Yeni Nesil Akademisyenler başlığıyla yazdığım yazıdaki ana fikre sadık kalacağım ve sorunun bireysel olduğunu söyleyeceğim. Anlatmak istediğim kısaca şu: Türkiye zor bir ülke. Bu ülkede gerçekten de bilime ve sanata istediğimiz kadar kaynak ayrılmıyor, özen gösterilmiyor ve hem bilim insanları hem de sanatçılar üretimlerini gerçekleştirmek için onlarca şeyle mücadele etmek zorundalar. İktidar yanlısı medyayı takip edenler hariç diğer herkes bireysel özgürlüklerimizin de kısıtlandığını biliyor. İnsanlar bırakın bilim yapmayı, işlerinden oluyorlar. Kabul edelim, bu ülkede hayat zor. Ancak yine de bilim, biz bilim insanları için işimiz, varoluşumuzun çok önemli belki de en önemli parçası. Hangi şartlarda ve nerede olursa olsun, nefes aldığımız sürece bilim yapmaktan vazgeçecek değiliz. Eğer işimizi iyi yaparsak, yapıyorsak bunu ABD’de de, Japonya’da da, Türkiye’de de iyi yapacağız zaten, bununla ilgili bir kuşkumuz yok. İşimizde iyi değilsek, iyi yapamıyorsak, mekanın önemi yok çuvallayacağız.

Türkiye’de kalanlar olarak şekli değil sistemi değiştirmek için çaba göstereceğiz. Gücümüz ne kadar neye yeter hiçbir fikrim yok ama bizi yetiştiren kuşaklara bir borcumuz, bizden sonra gelecek olanlara da sorumluluğumuz var. Hepimiz birden pes edip gidersek, biz, biz olmaktan çıkarız.

 

einstein
Albert Einstein’in Atatürk’e 1993 yılında yazdığı ve Almanya’daki bilim insanlarının Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul edilmesini rica ettiği mektup.

 

 

Argo

Yönetmen: Ben Affleck
Senaryo: Chris Terrio, Joshuah Bearman
Yapım Yılı: 2012, ABD
Oynayanlar: Ben Affleck, Bryan Cranston, John Goodman, Alan Arkin, Victor Garber, Tate Donovan, Clea DuVall, Scoot McNairy, Rory Cochrane, Christopher Denham, Kerry Bishe, Kyle Chadler, Chris Messina, Zeljko Ivanek, Titus Welliver

4 Kasım 1979 tarihinde, Tahran’daki Amerikan Büyükelçiliği Humeyni yanlısı İran’lı üniversite öğrencileri tarafından işgal edilir ve 52 elçilik çalışanı rehine durumuna düşerler. Öğrencilerin isteği, Başkan Jimmy Carter döneminde Amerika’ya sığınan Şah Pehlevi‘nin İran’a teslim edilmesidir. Bu karmaşa sırasında 6 elçilik çalışanı farkettirmeden kaçarak Kanada Büyükelçiliğine sığınırlar. CIA, bu 6 kişiyi kurtarmak için olası operasyon seçeneklerini masaya yatırır.

İran rehine krizi olarak bilinen bu olay tam 444 gün sürdü. Film, sadece 6 kişinin gerçek kurtarılma öyküsünü anlatıyor. CIA ajanı Tony Mendez (Ben Affleck), rehineleri kurtarmak için sahte bir film projesi hazırlar. Filmin adı hiçbir şey ifade etmeyecek Argo‘dur. Bir bilimkurgu filmi gibi senaryosu yazılan, posterleri basılan, gazetelere reklamları verilen film mümkün olduğunca “gerçek” bir kimliğe büründürülmeye çalışılır. Amaç, bazı sahnelerin çekimi için Tahran’a gitmek ve sözde çekilen bu Kanada filmi için önceden izinleri alınan 6 kişilik ekibe, o an için Kanada Büyükelçiliğine sığınmış olan Amerikalıları ekleyerek kurtarmaktır. Onlar bununla uğraşırken, Amerikan Büyükelçiliğinde kağıt kırpma makinesinde yok edilmeye çalışılan ve içinde söz konusu 6 kişinin fotoğraflarının da bulunduğu belgeler halı dokumacısı olan kadınlar ve çocuklar yardımıyla bir araya getirilmeye çalışılmaktadır. Zaman karşı stresli bir yarış başlar.

Film, gerçek bir hikayeye dayanmasına ve sonu belli olmasına rağmen yoğun temposu ve yarattığı heyecanla daha ilk dakikalardan itibaren sizi içine çekiyor. Ben Affleck yönetmen olarak da çok başarılı olduğunu kanıtlamış durumda. Hem heyecan seviyesini en üstte tutmayı başarmış hem de abartılı sahnelerde ve oyunculuklardan kaçınmış. Mümkün olduğunca gerçeği olduğu gibi aktarmaya çalışmış ama film vizyona girer girmez İran’ın tepkisini çekti. Bir kısmı Türkiye’de çekilen film, 2013 Oscar ödülleri için kuvvetli bir aday. Mutlaka seyredilmesi lazım.


IMDB Sayfası
Filmin Resmi İnternet Sayfası