Neden Sosyal Psikoloji Alanında Lisansüstü Eğitim Görmelisiniz?

Prof. Dr. Doğan Kökdemir 
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
(dogan@kokdemir.info) / (psk@baskent.edu.tr)

Wilhelm Wundt

Wilhelm Wundt
(1832 – 1920)

1879 yılında Wilhelm Wundt, ilk psikoloji laboratuvarını Leipzig’de (Almanya) kurdu. Bu laboratuvar sadece bilimsel dünyaya psikoloji bilimini tanıştırmakla kalmadı, ötesinde psikolojinin ilk bilimsel anayasasının da temellerini oluşturdu. Wundt’un hem duyum/algı çalışmalarını yaptığını hem de duyguların bileşenlerini tanımlamaya çalıştığını biliyoruz. Ortaya konan yapısalcılık yaklaşımı da çok uzun süre psikolojinin temel paradigması oldu (William James‘in işlevselcilik yaklaşımı ile birlikte).

Ancak Wundt’un psikolojiye yön veren ve benim anayasa olarak tanımladığım asıl çalışması Völkerpsychologie. Wundt, psikolojinin temel olarak deneysel psikoloji olduğunu vurgularken, bu kitapta psikoloji tanımını tamamladı ve psikoloji biliminin diğer ayağının dil, mitler ve gelenekler üzerine çalışılması olduğunu belirtti. Diğer bir ifadeyle, psikolojinin henüz emekleme yıllarında şu andaki alan isimleriyle deneysel psikoloji ve sosyal psikoloji psikoloji biliminin temelleri olarak inşaa edildi. Tabii ki günümüzde sosyal psikolojinin içinde çok küçük bir grup bugün folk psikoloji / halk psikolojisi çalışıyor ya da kendisini öyle tanımlıyor. Çünkü sosyal psikolojinin kendisi de bu iki yüzyıllık süreç içerisinde gelişti ve kapsamını fazlasıyla geliştirdi.

Günümüzde psikolojinin onlarca alt alanından bahsediyoruz. APA tarafından tanımlanan 56 farklı alan (division) psikolojinin geldiği yer hakkında bilgi verebilir (http://www.apa.org/about/division/index.aspx). Bu kadar farklı alanın bulunmasının ne kadar işlevsel olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama sanırım şunu söylesek çok büyük bir yanlış yapmayız: Alanlardan bağımsız olarak her bilim dalında olduğu gibi psikolojide de asıl ayrım çalışılan konu değil çalışmaya temel olan paradigma ve analiz düzeyidir. Bu açıdan bakıldığında, hâlâ Wundt’un yaptığı ayrımın geçerliliğini koruduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Yani deneysel psikoloji ve sosyal psikoloji temel alanlar olma özelliğini sürdürüyor.

Bu çıkarımı doğru kabul edecek olursak, başlıkta neden sadece sosyal psikolojinin yazdığını merak edebilirsiniz. Bu seçimin 3 temel nedeni var: (1) Ben bir sosyal psikoloğum ve bu yazı doğal olarak bu alanla ilgili; (2) sosyal psikoloji ve deneysel psikoloji arasındaki bağ sanılandan çok daha sıkı bir bağ ve bu nedenle yazılan çoğu şey ikisi için de doğru; ama en önemlisi (3) pragmatik açıdan en azından Türkiye’de deneysel psikoloji alanında lisansüstü eğitim görme olasılığınız maalesef çok az. Deneysel psikoloji ve bilişsel psikoloji yerini daha çok bilişsel bilimlere bırakıyor gibi görünüyor.

Türkiye’de sosyal psikoloji programlarının sayısının da çok olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü üniversiteler lisansüstü eğitimle ilgili bir tercih yapmak zorunda kalırlarsa, seçtikleri alan çoğunlukla bu ikisinden farklı olarak klinik psikoloji oluyor. Öğrencilerin de klinik psikoloji alanına ciddi bir talebi olduğunu görebiliyoruz. Bu talebin çok farklı nedenleri olabilir ama ilk akla gelen iş bulma kaygısının klinik psikoloji için daha düşük olduğu. Aslında psikolojnin temel alt alanlarının kapsadıkları yüzeye ya da iş olanaklarına baktığınızda klinik psikoloji çok da içaçıcı görünmüyor. Görünmüyor çünkü çalışma alanının sınırları oldukça net ve kısıtlı – ve üstelik talep çok yüksek. Ancak aynı kısıtlılık sosyal psikoloji için yok. Sosyal psikologların, psikopatoloji dışında ilgilen(e)meyeceği herhangi bir konuyu söylemek çok zor. Bu nedenle iyi yetişmiş sosyal psikologların eğer alanda çalışmak istiyorlarsa önlerindeki tek engel kendi vizyonları olacaktır. Örneklerle basitleştirmek istemiyorum ama bir sosyal psikolog reklamcılık alanından siyasete, eğitim danışmalığından güvenlik ve terörizm uzmanlığına, risk ve kriz yönetiminden orta/üst düzey yöneticiliğe kadar her alanda kendisine yer bulabilir. Bu alanlarda Türkiye’de yetişmiş uzman sayısı çok az. Ciddi bir ihtiyaç söz konusu.

Benim bir sosyal psikolog olarak tarafsız olmam mümkün değil, bu nedenle sosyal psikoloji alanının ne kadar geniş ve kapsamlı olduğunu uzun uzun anlatmak istemiyorum. “Normal” insan davranışını inceleyen bir alanın kapsamı zaten nasıl olur da kendi alt kümesinden (“normaldışı davranış”) daha az olabilir ki?

Ancak lisansüstü programlarla ilgili asıl sorun bu değil. Asıl sorun, öğrencilerin kendi ilgi ve becerilerinden bağımsız olarak sırf moda olduğu için ya da durdukları yerden daha “kârlı” göründüğü için aslında pek de tercih etmeyecekleri bir alanda lisansüstü eğitim almak istemeleri. Bu, herhalde bir insanın kendisine yapacağı en büyük kötülüktür. Örneğin, klinik psikolog olmak isteyen bir lisans mezunu, kendisini yetiştirmek için zaman, emek, para harcarken diğer alanları tercih eden (buna sosyal psikoloji de dahil) öğrencilerin aynı sonuçlara mümkünse daha az zaman, daha az emek ile ve yine mümkünse hiç para harcamadan ulaşmak istemeleri gerçekçi değil. Maalesef dünyanın her yerinde kendinize yatırım yapmak istiyorsanız biraz sıkıntı çekmeniz gerekir. Keşfedilmeyi, kaynakların sizin önünüze serilmesini bekleyemezsiniz. O alanda (hangi alansa o), “iyi” olmak için kendinize “çok iyi” yatırım yapmak zorundasınız. Bunun başka yolu yok.

Yazının başlığı, “Neden Sosyal Psikoloji Alanında Lisansüstü Eğitim Görmelisiniz?” ‘di. Böyle bir başlık olunca hiç değilse yazının sonunda net bir yanıt vermemiz gerekiyor. Sosyal psikoloji alanında lisansüstü eğitim görmelisiniz çünkü sosyal psikoloji çok tatlı. Gerçekten.

 

Ex Nihilo Nihil Fit: Yeni Nesil Akademisyenler III

lucretius2

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

Ex nihili nihil fit yani hiçlikten hiçlik çıkar sözü milattan önce 50’li yıllarda yaşamış Roma’lı şair ve filozof Lucretius’a ait. Latince ifadelerin harika bir özelliği var; istediğiniz yerde istediğiniz zaman, neredeyse her istediğiniz anlamda kullanabiliyorsunuz. Bu ifadeye de gayet varoluşçu felsefe üzerine yazılmış bir yazıda yer vermek mümkün olacağı gibi daha basit bir kavramsallaştırmada, ne kadar ekmek o kadar köfte anlamında da kullanmak mümkün. Ben, bu yazıda ikincisini seçeceğim.

Akademik yaşamınızın başında olduğunuzu düşünün, doktora eğitimini henüz tamamladınız ve doktora tezi dediğimiz beladan ve tez danışmanı adını verdiğimiz şeytandan, tez jürisi görüntüsündeki kötüler meclisinden sağ salim kurtuldunuz. Alanınız ne olursa olsun artık siz o alanın felsefe doktorusunuz. Diğer bir deyişle, siz, o alandaki, o konudaki en yetkin kişiler arasına dahil oldunuz. Bunu kanıtlamak için size diploma da verecekler, merak etmeyin. Buraya kadar her şey yolunda ve normal. Ancak bundan sonrası biraz çetrefilli çünkü siz de o cehennemden sağ kurtulan diğer her akademisyen gibi yolculuğunuza devam etmek ve mümkünse bir üniversitede öğretim üyesi olarak akademik çalışmalar yapmak istiyorsunuz. Hangi ülkede, hangi şehirde ya da hangi üniversitede olduğu tabii ki önemlidir ama isterseniz biz ideal olarak düşündüğümüz bir üniversitede ideal olarak düşündüğümüz bir akademik pozisyonu hayal edelim. Gerçekten iyi bir üniversite/bölüm de gerçekten iyi bir akademisyen arayışında olsun. Sizi onlarla buluşturalım. Sizin bu dünyaya adım atabilmeniz için şu özellikleriniz sorgulanacaktır:

1. Hızlı mısınız?
Arabaya mı koşacaklar diye düşünmeyin. Hız önemli. Olan biteni kavrama hızından tutun da yaptığınız işleri bitirmek için harcadığınız süreye kadar hayatın her alanında hız önemli. “Bana 10 yıl verin bakın nasıl araştırma tasarlıyorum” diyebileceğinizi düşünmüyordunuz herhalde? Adı üzerinde yeni ve genç bir akademisyenden gerçekten hızlı olması beklenir. Aslında her şeyi araştırma tasarlama diye düşünmeyin, ben size bir ipucu vereyim: Yürüme hızınız bile önemli.

(Şair burada “mıymıy” olmayın diyor.)

2. Özenli, dikkatli ve titiz misiniz?
Tek başına hız problemimiz olsaydı her şey çok rahat olurdu. Ancak hayat o kadar rahat ve kolay değil: Hızlı olduğunuz kadar kelimenin tam anlamıyla düzgün de çalışıyor olmalısınız. Akademisyen olarak çalışmak istediğiniz üniversite ideal bir üniversiteydi ya, işte o ideal üniversite sizin de ideal olmanızı isteyecektir. “Canım ne var bu böyle olsun…” diye savunacağınız işler yapamazsınız. Ben size bir ipucu vereyim: Kapınıza astığınız haberleşme kağıdının düzgün durması bile önemli olacaktır.

(Şair burada “aynesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyor.)

3. Filmler, kitaplar, genel olarak sanat sizin için ne ifade ediyor?
Burada kuralımız basit: Hayatınızın entelektüellik derecesi yüksek değilse (siz bunu tercih etmeyebilirsiniz hiçbir itirazım yok ama ideal üniversite mutlaka tercih edecektir) mümkünse tanışmayalım bile. Bunun eksikliğinin sebepleri artık günümüzde anlaşılabilir / kabul edilebilir bir şey olmaktan çıktı; kitap okumaya zamanınız mı yok, filmlere vakit ayıramıyor musunuz, sanatla en son ortaokulda mı ilgilendiniz? Eh… yapacak bir şey yok, o ideal üniversite de sizinle ilgilenmeyecek, ilgilenmemeli. Kendisine yatırım yapmayan birisiyle neden vakit kaybetsin ki? Ben size bir ipucu vereyim: Size bu taleplerle yaklaşanlara kızıyorsunuz ya bazen, emin olun kızmanız kimsenin umurunda değil.

(Şair burada “zeka”dan bahsediyor.)

4. Ders vermek yerine araştırma yapmak mı istiyorsunuz?
O zaman sizin yeriniz üniversite değil ki zaten. Herhangi bir araştırma enstitüsünde, laboratuvarda, konunuzla ilgili devlet kurumlarında pekâlâ gayet başarılı olabilirsiniz. Tamam biliyorum, birileri sizi kandırdı. Üniversitelerin gerçek işinin, dolayısıyla akademisyenlerin asli görevinin araştırma yapmak olduğunu, ders vermenin aslında biraz mecburiyetten kaynaklanan yük olduğunu söyledi. Hadi yalan söylediler demeyelim ama emin olun yanlış söylemişler. Ders vermek de aynı araştırma yürütmek gibi sizin işiniz. Felsefe doktoru unvanı ders verme, kendisinden sonra gelenleri yetişirme rolünü de kapsayan bir unvan. Eğer amacınız üniversitede çalışmaksa çabucak bu gerçekle yüzleşmenizi ve barışmanızı öneririm. Aslında ders vermeyi sadece bir görev olarak düşünmeyin, ben size bir ipucu vereyim: İyi ders veremiyorsanız, o ideal üniversitede – eğer siz bir Einstein değilseniz – çok uzun bir geleceğiniz olmayacaktır.

(Şair burada “üniversitenin anlamını öğrenin” diyor.)

5. Tamam o zaman dersimi veririm, araştırmamı yaparım mı diyorsunuz?
Yine olmadı. Dedim ya, her şey çok rahat değil bu dünyada. Siz gerçekten ideal bir üniversitenin, ideal bir bölümünde, ideal bir akademisyen olmak istiyorsanız ışıldamalısınız. Sizi görmeliyiz. Yerel anlamda da uluslararası düzeyde de dünyayı aydınlatmaya çalışanlardan birisi olmalısınız. Kapısını kapatıp, kendi dünyasına gömülen, eskilerin deyimiyle yaralı parmağa işemeyen insanlara ihtiyacı yok üniversitenin. Öğrencilere, diğer akademisyenlere, yaşadığınız şehre, ülkeye, dünyaya katkıda bulunmak için bir şey yapmayacaksanız, çok afedersiniz ama biz sizi niye el üstünde tutalım? Gerçekten siz kimsiniz? Nasıl önemli bir insansınız ki biz sizi anlamıyoruz ve haksızlık ediyoruz.

(Şair burada sinirleniyor.)

Bakın ben size asıl ipucunu vereyim: Hiç verirseniz hiç alırsınız.

“Küçük Amerika” ya da “Büyük Türkiye”: Yeni Nesil Akademisyenler II

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

1950’lerde Menderes iktidarının sloganlarından birisiydi Küçük Amerika olmak. Yeni gelişen, büyümekte olan bir ülkenin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik, siyasi ve askeri gücünü kendisine örnek almasının çok şaşırtıcı bir yönü olmasa gerek. Örnek alınan parametreler isabetli olduğu sürece katkı sağlayıcı da olabilir. Ancak o dönemin iktidarı sadece sıcak paranın varlığı üzerine yoğunlaştığı, bireysel özgürlüklerin ve demokrasinin zenginleşme önünde bir engel olduğunu düşündüğü için olsa gerek her şeyi eline yüzüne bulaştırdı. Sadece eline yüzüne bulaştırmadı 6-7 Eylül utanç günlerinde, binlerce insanın canını da yaktı.

Kenan Evren’in ve diğer generallerin (ABD’nin Bizim Çocuklar dediği grubun) yönetime el koyduğu 12 Eylül 1980 rejiminin hemen sonrasında iktidara gelenler ise Turgut Özal’la birlikte Büyük Türkiye‘nin hayalini kurdular. Hızla gelişen, dünyaya ayak uyduran, iktisadi pastadan pay alan bir Türkiye hayali insanları heyecanlandırdı. Ancak içerikle ilgili bir değişiklik yapmadan şekilsel bir değişikliğe gidilince çok sıkıntı yaşandı. Eğer insanların önemli bir oranı dört kişiden oluşan ailelerinin karnını doyurmak için akşam evine 250 gr. et götürmekte zorluk yaşıyorsa, 80gr.’lık hamburgerlerin satıldığı hamburgercilerin açılması sadece görüntüyü kurtarırdı. Nitekim öyle oldu, zengin ve zengin olmayan arasındaki fark giderek açıldı.

1950’lerden bu yana yaşananları sadece Türkiye – ABD arasındaki ilişkiler ya da özenmeler üzerinden anlatma şansımız yok. Bu, gereksiz derecede indirgemeci bir yaklaşım olur ama belli ki sistemin iskeleti içerisinde bir ara yerleştirilen ABD gibi olmalıyız düşüncesi kolay kolay geçmiyor. Burada, hemen başlarda, bir parantez açmamız lazım; ABD kendisini sistemler üzerine inşaa eden bir ülke, bu nedenle de iyi çalışan bir sisteme sahip olduğu yerlerde doğal olarak liderliği de kimseye kaptırmıyor ve yine bu nedenle söz konusu sistemin ya da sistemlerin bizim işimize yarayıp yaramayacağı üzerinde zihnimizi yormak, uygun görünen sistemleri kendi sistemimize entegre etmek bana yanlış gelmiyor. Gelişim için her zaman aynı şeyleri tekrar tekrar yeniden keşfetmektense iyi çalışan sistemleri modellemek daha akılcı olacaktır. Bu açında ABD pek çok alanda iyi bir modeldir.

ABD modelinin üniversiteler bazında bize nasıl yansıdığına baktığımızda ilginç bir tablo çıkıyor. ABD’deki üniversitelerin sahip olduğu özerkliğe kurumsal olarak sahip olduğumuzu söylemek çok güç. Aslına bakarsanız bireysel olarak özerkliğe sahip olduğumuzu söylemek daha da güç. Bunun çok önemli bir kısmının nedeni ülkenin siyasal durumu ve gitgide otoriterleşen kanun yapıcılar. İşin ilginç noktası aynı otoriterleşme sorunu ABD’de de var ama sistemin kendisini koruma gücü ve bireylerin özgürlüklerine sahip çıkma dürtüsü fena olmayan bir denge unsuru yaratıyor. Sistem kendisine zarar verecek değişimlere karşı aşılı, bu yüzden başka ülkelerde kısa sürede çöküş yaratabilecek durumlar ABD’de daha hafif atlatılabiliyor, ya da en azından buradan bakınca öyle görünüyor.

Durum böyle olunca Türkiye’de yetişen eğitimli insanların en azından bir kısmı (bu kısmın çoğunluğunu tahminen yeni nesil akademisyenler oluşturuyor) kendi yaşadıkları sıkıntılardan kurtulmanın çaresini ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak görüyorlar. Bu istekleriyle ilgili olarak onları suçlamak ya da “hata yapıyorsunuz” demek mümkün mü? Sanırım hayır. Her insan kendini gerçekleştirme imkanını nerede ve nasıl bulacaksa onu denemek zorunda. Sadece olası farklı alternatifler içerisinden seçimini yaparken, o seçimi neden yaptığıyla ilgili olarak mümkün olduğunca rasyonel bir argümana sahip olmasını önerebiliriz. Çünkü 1950’lerdeki ve 1980 sonrasındaki siyasi aktörlerin yaptığı hataların yapılmaması, şekilsel değil sistemsel değişiklik yakalanmaya çalışılması çok önemli. Bu açıdan bakıldığında genç akademisyenlerin, maalesef, eski ve yeni tüm siyasileri aratmayacak şekilde indirgemeci bir mantıkla hareket ettiklerini görebiliyoruz. Psikolojik olarak anlaşılabilir bir indirgemecilik bu; çünkü eğer belirsiz ve riskli bir değişimi hayatınızda gerçekleştirmek durumundaysanız, duygusal olarak da bu değişimin yakınında duruyorsanız rasyonel bir değerlendirme yapmak yerine kendi olası kararınızı destekleyecek argümanlara yapışmanız kaçınılmazdır. Daha seçimi yapmadan ya da eyleme geçmeden önce o seçimin en iyi seçim olduğuna önce kendimizi ikna etmemiz gerekir. Hayata geçireceğim eylem, bütün olasılıklar içinde en iyisi inancına ihtiyacımız olacaktır. Aksi durumda eyleme geçme şansımız hiç olmayacak.

ABD’deki bir üniversiteye kapağı atmak olarak tanımladığım eylemin nesi yanlış diye sorabilirsiniz. Kesinlikle yanlış olan hiçbir şey yok. Ben de zaman zaman ABD değil ama Yeni Zelanda’da yaşama fikrini düşünürüm. İlk yurtdışı deneyimim Yeni Zelanda olduğu için midir bilmiyorum ama her şeyi beni çok etkilemişti. Sadece doğası için, sadece insanları için hatta sadece yemekleri için bile başka bir ülkede yaşamayı tercih edebilirsiniz. Bunlar için radikal ve köklü değişimler yapılabiliyorsa eğitim ya da çalışmak için aynı tercih çok daha rahat yapılabilir. Bu nedenle, ABD’deki bir üniversiteye kapağı atma isteği asla yanlış olarak tanımlayabileceğimiz bir istek olamaz. Her şeyden önce bize ne? Kim nerede ne yapmak istiyorsa onu yapar. Ancak benim genelde takıldığım nokta bizi karara götüren sebeplerle ilgili aradığımız kestirme yollar ve yanlılıklar. Örneğin, başarılı bilim insanları Türkiye’de hakettikleri değeri göremiyorlar bu yüzden ABD’ye gitmeliler argümanına karşı çıkmak çok kolay değil. Aklı başında hiçkimse Türkiye’de bilim insanlarının (ve sanatçıların) el üstünde tutulduğunu iddia etmeyecektir. Ancak her şey söylendildiği kadar kötü müdür ya da ABD’de her şey söylenildiği kadar iyi midir üzerine düşünmek lazım. Bu tartışmalarda son yıllarda en çok Aziz Sancar örnek olarak veriliyor. Soru basit: Aziz Sancar Türkiye’de bir üniversitede çalışıyor olsaydı Nobel alabilir miydi? Açıkcası bu sorunun cevabını ben bilmiyorum ama hemen herkesin biliyormuş gibi “hayır alamazdı” demesini de eleştirmiyorum. Ben cevabı bilmiyorum ama herhalde zor olurdu diye aklımdan geçiyorum. Buradaki asıl önemli olan nokta Aziz Sancar örneğine vurgu yaparken ABD’ye göç eden binlerce başka beynin Nobel’in kıyısından bile geçmediğini unutmak. Tek bir örneği kendi argümanımıza kanıt olarak gösterirken, yanlışlayacak diğer örnekleri unutmamalıyız herhalde. Şu daha anlaşılır olur sanırım; Aziz Sancar’ın Türkiye’de başarılı olma olasılığının düşük olmasının nedeni belki de burada değer gör(e)memesi değil teknik olanaksızlıklardır. Aslında tabii ki bu da büyük bir problemdir çünkü çözmediğimiz sürece diğer potansiyel Aziz Sancar’ları da kaçırma riskimiz var.

Türkiye’deki büyük ve köklü üniversitelerin bir kısmında (örn., ODTÜ, Boğaziçi…) akademik personel içinde doktora derecesini Türkiye’de almış olan bilim insanı bulma şansınız çok azdır. Elimde bir döküm yok ama tahminim önemli bir kısmının doktora derecelerinin ABD’den olduğunu iddia etmek herhalde çok gerçek dışı bir tahmin olmayacaktır. Yani yeni nesil akademisyenlerin yetiştirilmesinde söz sahibi olanlar, bu yazıda bahsettiğimiz sistemi bilen ve bunu uygulama şansı olan kişiler. Peki neden olmuyor? Neden bu sistemi bilen kadronun verdiği eğitim hâlâ ABD ile yarışmaktan çok ama çok uzak? Bilerek mi anlatmıyorlar? Çok mu benciller? Yeni akademisyenleri mi kıskanıyorlar?

Bunun cevabını da bilmiyorum ama benim tahminin biraz daha farklı. Daha önce  Tam Nobel Alacağız Bi’ Gülme Geliyor: Yeni Nesil Akademisyenler başlığıyla yazdığım yazıdaki ana fikre sadık kalacağım ve sorunun bireysel olduğunu söyleyeceğim. Anlatmak istediğim kısaca şu: Türkiye zor bir ülke. Bu ülkede gerçekten de bilime ve sanata istediğimiz kadar kaynak ayrılmıyor, özen gösterilmiyor ve hem bilim insanları hem de sanatçılar üretimlerini gerçekleştirmek için onlarca şeyle mücadele etmek zorundalar. İktidar yanlısı medyayı takip edenler hariç diğer herkes bireysel özgürlüklerimizin de kısıtlandığını biliyor. İnsanlar bırakın bilim yapmayı, işlerinden oluyorlar. Kabul edelim, bu ülkede hayat zor. Ancak yine de bilim, biz bilim insanları için işimiz, varoluşumuzun çok önemli belki de en önemli parçası. Hangi şartlarda ve nerede olursa olsun, nefes aldığımız sürece bilim yapmaktan vazgeçecek değiliz. Eğer işimizi iyi yaparsak, yapıyorsak bunu ABD’de de, Japonya’da da, Türkiye’de de iyi yapacağız zaten, bununla ilgili bir kuşkumuz yok. İşimizde iyi değilsek, iyi yapamıyorsak, mekanın önemi yok çuvallayacağız.

Türkiye’de kalanlar olarak şekli değil sistemi değiştirmek için çaba göstereceğiz. Gücümüz ne kadar neye yeter hiçbir fikrim yok ama bizi yetiştiren kuşaklara bir borcumuz, bizden sonra gelecek olanlara da sorumluluğumuz var. Hepimiz birden pes edip gidersek, biz, biz olmaktan çıkarız.

 

einstein

Albert Einstein’in Atatürk’e 1993 yılında yazdığı ve Almanya’daki bilim insanlarının Türkiye Cumhuriyeti’ne kabul edilmesini rica ettiği mektup.

 

 

Tam Nobel Ödülü Alacağız Bi’ Gülme Geliyor: Yeni Nesil Akademisyenler I

Prof. Dr. Doğan Kökdemir

Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

eposta: dogan@kokdemir.info

Aklımda uzun zamandır kendi kendime ya da küçük gruplarla başbaşa kaldığımda düşündüğüm, yazmaya karar verdiğim sonra yazmaktan vazgeçtiğim, nihayetinde yeniden yazmak istediğim, bir kere daha sustuğum ama artık en sonunda kelimelere dökülen bir konu var: Yeni Nesil Akademisyenler

Türkiye, bilimde hiçbir zaman önde gelen ülkelerden birisi ol(a)madı, belki bundan sonra da kolay kolay olamayacak. Bilimin ve sanatın ağır aksak ilerlediği toplumlarda bilime ve bilim insanına düşen görevlerin ağırlığı biraz daha fazla oluyor sanırım. Siz, üzerinize düşeni yap(a)mazsanız, çevrede yeterince fazla alternatif olmadığı için koca bir ülke hiçbir şey yap(a)mamış oluyor. Amacım “bizden hiçbir şey olmaz” şeklinde bir kötümser tablo çizmek değil ama durduk yere de “her şey pek bir nefis gidiyor” demek bana doğru gelmiyor. Aslında kitlesel ya da ülkesel gelişimi bir kenara bırakalım benim derdim şimdilik bireysel akademik gelişim ile. Diğer bir deyişle akademik yaşamına yeni adım atan insanlarla.

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler çok meşgul insanlar. Gerçekten öyleler. Tam olarak ne yaptıklarını, zamanlarını nasıl kullandıklarını ya da kullanamadıklarını bilemiyorum ama delice bir meşguliyet içinde oldukları çok açık. Hiçbir şeye zamanları yok gibi sanki. Yanlış anlaşılmasını istemem, üzerlerine düşen görevleri aksattıklarını söylemiyorum, o konuda herhalde çok eksiklikleri yoktur ama o görevlerin dışına bir adım attığınızda yorgunlukla çevrilmiş fantastik meşguliyetlerini görebilirsiniz. Gözümün önüne oradan oraya koşan ama ne yaptıklarını anlamadığımız insanlar geliyor. Sürekli ama sürekli koşuyorlar. Durdurmanız, duraksatmanız, bakışlarını başka bir yere yöneltmelerini sağlamanız mümkün değil. Çok hızlı koşuyorlar. Koşarken de sürekli fazladan en az 3 makale okuyorlar her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri).

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler sadece önemli işlerle ilgileniyorlar. Zaten olması gereken de o değil mi? Her hafta girmek zorunda oldukları … saat dersi veriyorlar; her yıl ya da hiç değilse iki yılda bir en az 1 makale “submit” ediyorlar; onun dışında olur da herhangi bir idari göreve bulaşmışlarsa onların da toplantılarına tabii ki katlanıyorlar. İlgi sorunumuz yok çok şükür. Sadece onlara ne yapmaları gerektiğini açık ve net olarak lütfen önceden bildirin (mümkünse 1 yıl önceden). Tabii ki saçma saçma riskler alıp başımıza yeni icatlar çıkarmıyorlar; üstlerine vazife olmayan (daha doğrusu üstlerine zorunlu olmayan) gereksiz işlerle uğraşmıyorlar; hatta bir dudak bükme hareketiyle bu hataları yapanları da uyarıyorlar… uyarıları dinlemeyenler cezasını çeksin.

Onlar sayesinde eski kuşağın düzen merakından da kurtulduk. Neymiş efendim sadece neyin yapıldığı değil nasıl yapıldığı da önemliymiş. Hiç böyle bir saçmalık olur mu? Titizleneceğim diye kaybettiğiniz zamanlarda fazladan en az 3 makale okursunuz her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri).

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler sihirbazdırlar. Özellikle de istatistik konusundaki sihirbazlıkları seyretmeye doyamayacağınız cinstendir. Ellerinden herhangi bir hipotezin desteklenmeden kurtulması mümkün değildir. t-test, olmadı ANOVA, bir sonraki etap MANOVA, azıcık SEM, hiçbir şey olmazsa şöyle havalı bir “mediator” analizi… kuvvetli istatistiklerle bezenmiş bir makalenin Guernica ile yarıştığı söylenir halk arasında. Ben hiç şahit olmadım ama bir parmak şıklatması ile standart sapmaları 0.01’e indirenler bile oluyormuş bu dünyada. Araştırma sorusunun önemini, kuramsal çalışmaların önemini abartanlar yüzünden gelişemedi bu topraklarda bilim. Bu artık değişecek.

Benim gözümde yeni nesil akademisyenler öğrencilerle mükemmel profesyonellikte bir bağ kurmuş durumdalar. Gerçek bir profesyonellik söz konusu. Neyi, ne zaman, nasıl yapacaklarına öğrenciler değil kendileri karar veriyorlar. Bu konuda yalnız olmadıklarını söylemeden geçmeyelim. Yaşları biraz daha eski ama yürekleri yeni diğer akademisyenlerin de desteği ile yeni lisansüstü programlarının açılmasını öyle kolay kolay kabul etmiyorlar. Lisans öğrencilerini zaten hiç konuşmayacağım bile. Aslında bir akademisyenin lisans öğrencilerinin yüzüne bakması bile abartılı bir davranıştır. Onlarca öğrenci ile vakit harcayacağınıza fazladan en az 3 makale okursunuz her gün (tabii ki son 5 yılın makaleleri). Tamam öğrencilerin isteği olabilir, hatta alanın ihtiyacı, hadi abartalım ülkenin ihtiyacı da olabilir ama bir dakika lütfen… bu kadar yoğunlukta nasıl olacak bu?

– Hayır efendim doktora programı falan açamayız şu anda.
– Neden, yeterince öğretim üyeniz mi yok?
– Yooo fazlası var, o konuda bizim bölümün eline su dökemez kimse.
– Eee, neden o zaman?
– Yukarıda yazdık ya! Meşgulüz, meşgul! Makale okuyoruz.

Haklılar… Saf saf kızmayın bu diyoloğa, gerçekten haklılar. Siz Nobel ödülü kolay mı alınıyor zannediyorsunuz? Onların, kimsenin okumadığı makalelerin yazarları oldukları sizin uydurmanız. Koca bir ülke Nobel’e koşuyor, siz ayakta uyuyorsunuz.

AMA

Yeni nesil akademisyenler makalelerden fırsat bulup bir ara LeGuin okusalardı, ihtiyacımız olanın yeni sihirbazlar değil büyücüler olduğunu anlarlardı. LeGuin okuyanlara gelince… bu yazı sizin için yazılmadı zaten.

d40_floatingman

(c) 2017, Doğan Kökdemir