Çocukluğum Öldü: Münir Özkul’un Ardından

Tarihi tam olarak hatırlayamıyorum ama henüz lisede olduğuma göre 1983 – 1986 yılları arası olmalı… Ankara’nın o çok güzel, eski, kırmızı, güzel sonbaharlarından birinde, tek başıma Kızılay’da, Yüksel Caddesinin hemen girişinde bir büfeden aldığım tostu yemekle meşgulüm. Oradan Tunalı Hilmi caddesine geçeceğim, arkadaşlarımla buluşup, yine tahminen bir rock konserine gideceğiz. Kurt gibi acıkmış bir şekilde, oturduğum bankın üzerinde, tostu bitirmeye çalışırken, yanımda beliren iki gölge ve tanıdık bir ses yeniden hayata dönmemi sağladı:

– “Günaydın” dedi ses. “Yanınız boşsa biz de oturabilir miyiz?

Kafamı kaldırdığımda, bir an boş bulunup “Mahmut Hoca!” diye bağırmak geldi içimden. Sadece sinemada ve televizyon ekranında gördüğüm Münir Özkul, Ankara’da yanı başımda duruyor ve üstelik benimle konuşuyordu. Sanırım “tabii tabii” diye panikle geveledim, oturuşuma çeki düzen verdim, Münir Özkul ve yanındaki şık kadın kibarca, beni rahatsız etmemeye dikkat ederek oturdular. Aslında ben onları rahatsız ediyorumdur diye çekindiğim için bir an kalkmayı bile düşündüm ama sonra çok ayıp olur diye yerimden kımıldayamadım. Münir Özkul, birlikte geldikleri genç kadına ne yemek istediğini sordu ve sakince kalkıp büfeye doğru yürüdü. Sonrası tipik bir Ankara şaşkınlığıydı… Büfede çalışan iki genç adam, kendilerine doğru gelen Münir Özkul‘u görünce panik oldular. Kasada duran ve daha “patron” gibi görüneni, bir an için gözden kayboldu ve tekrar kasanın arkasında göründüğünde, üzerine aldığı ceketi ve hızlıca bağlamaya çalıştığı kravatı düzeltiyordu. “Mahmut Hoca” büfenin önüne geldiğinde, bizim “patron” çoktan ceketinin önünü iliklemişti bile.

– “Buyur Münir abi” dedi inanılmaz bir mutlulukla.
– “Günaydın, kolay gelsin” diye selamladı Münir Özkul da onu. “Zahmet olmayacaksa 2 tost ve 2 portakal suyu” diye siparişini verdi.
– “Ne zahmeti Münir abi, emrin olur” diye yanıtladı “patron”.

Sonrasını tahmin edersiniz herhalde. Büfeci, para almak istemedi, Münir Özkul ısrar etti. Karşılıklı ısrar artınca ve Münir Özkul, o zaman tostu alamayacağını söylediğinde, “patron” çok üzülünce, hiç değilse portakal suyunun ikram olmasına razı olarak kasanın önünde ayrıldı ve benim yanıma tekrar oturdu.

Münir Özkul bu hayatta benim yanıma oturmuş en önemli insandır.

Sadece bir tiyatrocu, sinemacı, yönetmen, sanat insanı olarak değil örnek bir insan olarak da benim yanıma oturmuş en önemli insandır. Bizim kuşağımız Münir Özkul‘lardan yeniden gelmeyeceğini çok iyi biliyor. O kuşak, o değerler, o ahlâk anlayışı çoktan kaybettiklerimiz arasında. Her bir Münir Özkul öldüğünde, o değerlerden birisi daha ölüyor.

Siz hiç Hababam Sınıfı’nda, onlarca karakter arasında günümüzde gördüğümüz ahlâksızlardan birisine benzeyenini gördünüz mü? Göremezsiniz. Çünkü bizim çocukluğumuzda insanların bu kadar ahlâksız olabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Bizim çocukluğumuzda, kadınlar da, erkekler de, çocuklar da değerliydi. Herkes değerliydi.

Bu yüzden Münir Özkul‘la birlikte çocukluğumuz da öldü.

— * —

Eski Amerika ve Donald Trump’ın Zaferi

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Türkiye

eposta: dogan@kokdemir.info

8 Kasım 2016 tarihinde yapılan başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçi Partinin adayı Donald Trump, Demokrat Partinin adayı Hillary Clinton‘ı hiç beklenmedik bir şekilde yenilgiye uğratttı. Bu sonuç, sadece ABD için değil, dünya kamuoyu için de “süpriz” olarak algılandı. Doğal olarak, “neden böyle oldu?” sorusuna yanıt arayan uzmanlar, analizlerini yayınlamaya başladılar. Bu analizlerin (şu anda okuduğunuz da dahil) en zayıf noktası, analizlerin “post-hoc” olmasıdır. “Post-hoc” kavramı, “olan bitenden sonra” diye çevrilebilir. Diğer bir ifadeyle, elinizde bir sonuç varken, o sonuçla ilgili geriye dönüp çıkarım yapmak kolay ama çok da bilimsel değildir. Doğru olan “apriori” yani “olaydan önce” çıkarım yapmak becerisine sahip olmaktır. Bu nedenle bu yazıyı da aynı zayıf noktaya sahip bir yazı olarak okumaya devam etmeniz doğru olacaktır.

Trump ve Clinton arasındaki seçim mücadelesinin mutlaka görünen ya da görünmeyen stratejik kırılma noktaları olmuştur ya da her iki adayın seçim politikasının, seçmenler gözündeki yansımaları mutlaka çok önemlidir. Ancak, ortalama bir seçmen için belki de bütün bunlardan daha önemli iki değişken var: Değişim ve uyum.

21. yüzyıl, özellikle bilimsel alandaki gelişmelerin hız kesmediği, buna ek olarak sosyal politikaların da sorgulanmaya başlandığı, eğitimin çok daha önemli olduğu ve hepsinin toplamında bireyler arasındaki farkların arttığı bir yüzyıl gibi görünüyor. Bu yüzyılda eğitimli ile eğitimsiz, zengin ile fakir, mutlu ile mutsuz, sağlıklı ile sağlıksız arasındaki farklar giderek açılmaya başladı. Genel istatistiksel eğilimin devam ettiğini düşünecek olursak bu farklılıkların daha olumsuz olan uçlarındaki yığılma, olumlu uçlardaki yığılmadan çok daha fazla. Dünyanın herhangi bir yerindeki “ortalama” bir insanın eğitim, sağlık, yaşam koşulları gibi değişkenler açısından istediği (ya da olması gereken) yerde bulunmadığını söylemek çok yanlış olmayacaktır. Bundan farklı olarak daha iyi bir dünyada yaşamak amacıyla sosyal ve kültürel politikalarda olması gereken değişimleri de görüyoruz. Cinsiyet eşitliği, etnik köken eşitliği, cinsel yönelimlerle ilgili olarak daha liberal politikların uygulanması, sanat, bilim ve spor alanlarına yatırımların daha da artması … vb. Bu gerçekten iyi olan politikalar sıklıkla gerçekten kötü olan tercihleri ortaya çıkarabiliyorlar.

İnsanların eşitliğini savunan ve bunu hayata geçiren politiklar nasıl oluyor da tam tersi adayları kuvvetlendiriyor diye düşünebilirsiniz. Aslında sorunun cevabı yine sorunun içinde gizli. Örneğin, ortalama bir ABD vatandaşı için – normal şartlar altında – karşısındaki kişinin cinsel yöneliminin ne olduğu o kadar önemli olmayabilir. Ancak eşitlik ve haklarla ilgili mücadeleler arttığında, ilgili konularda daha fazla şey söylenmeye başlandığında, o ortalama ABD vatandaşı, her şeyi bir kenera bırakın, sadece zihinsel olarak bile bu duruma alışmak (adaptasyon göstermek) için yoğun bir enerji harcayacaktır. Çünkü siz ona yaşadığı eski dünyanın değiştiğini ve yeni bir dünyanın geldiğini söylüyor olacaksınız. Kendi başına kaldığında bu yeni dünya ile ilgili fikirlerin hepsine itiraz etmiyor olsa da, onu kendi dünyasında da ayarlama yapması için zorlamış olacaksınız. (Burada bir parantez açalım. Bu zorlama yapılmalı mı sorusuna dünya görüşü olarak cevabım evet ama istediğinizin tam tersine yol açma riskini yok saymamanız gerektiğini söylemek lazım.)

İçinde yaşadığınız evi yeniden tasarlamak isteyen 2 iç mimar var. Bunlardan ilki size yaşadığımız yüzyıla uygun, çağdaş, kullanışlı, modern, diğer evsahiplerine örnek olabilecek bir tasarım sunuyor. Ancak bu tasarım için evinizdeki hemen her şeyi değiştirmeniz, bir kısmını da atmanız gerekecek. Tasarımda sizin kontrolünüz yok, ne olduğunu bittiğinde göreceksiniz. İkinci iç mimar ise size, evinizin genel olarak güzel olduğunu sadece bazı yerleri sağlamlaştırarak büyük bir rahatlıkla torunlarınıza bile miras bırakacabileceğiniz bir tasarım sunuyor. Bu tasarımda, değişim olabilecek en az şekilde sizi rahatsız edecek, yeni şeylerden ziyade eskilerin yeni modelleri veya sağlamlaştırılmış halleri ile değişim sağlanacak. Kılınızı bile kıpırdatmayacaksınız. Aslında bu tasarımda da kontrol sizde değil ama aşağı yukarı nasıl bir şey olacağını hayal edebiliyorsunuz. Hangisini seçerdiniz?

Sosyal psikoloji kuramları (örnek, Dehşet Yönetimi Kuramı ve Sistemi Meşrulaştırma Kuramı), eğer bu dünya üzerinde kendinizi yeterli, güçlü, değerli hissetmiyorsanız ikinci iç mimarın sizi ikna edebileceğini iddia edecektir. Diğer bir ifadeyle, değişimlere uyum sağlayacak kadar yeterli değilsem (ya da öyle hissetmiyorsam) neden değişim isteyeyim ki?

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

Bütün bunlar başımızın belada olduğu anlamına geliyor. Daha iyi bir dünya için onlarca şeyin değişmesi gerektiğini biliyoruz, bu değişimlerin insanca yaşamak için zaruret olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak değişimleri yapmaya kalktığımızda şu andakinden daha kapalı, daha muhafazakar, daha otoriter yönetimlere de yol açıyoruz. Burada temel nokta politik ideolojiler değildir, temel nokta ortalama insanın kendisini ortamalada tutacak olan liderlere olan arzusudur. Diğer bir ifadeyle, herhangi bir siyasi hareketin başarılı olmasını istiyorsanız onun başına vasatın üzerine çık(a)mayan bir yönetici atamanız yeterli olacaktır. Çünkü çoğunluk, sadece onun kendisini değişime zorlamayacağından emin olabilir.

Bu, önemli bir çıkmazdır. Bu çıkmazdan kurtulmayı başaran liderler tarih boyunca olmuştur. Belki de onların neyi nasıl yaptığını yeniden incelemek fena bir fikir olmayabilir. ABD’de hangi lideri örnek alacakları ya da neyi yeniden okuyup araştıracaklarını kestiremiyorum ama Türkiye’de değişimi isteyen politik aktörler belki de Nutuk‘u yeniden okuyarak işe başlayabilirler.

Londra Düştü: Brexit’in Sosyal Psikolojisi Hakkında Kısa Bir Not

Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara – Turkiye

e-posta: dogan@kokdemir.info

M. Night Shylaman’ın 2004 yılında vizyona giren The Village (Köy) filmini görme şansınız oldu mu? Film, Pensilvanya yakınlarında, oldukça küçük ve bir o kadar da yalıtılmış bir köydeki insanların yaşamları ile ilgilidir. Köyde yaşayanlar kendi istekleriyle tam bir hapis hayatı yaşamaktadırlar çünkü köyün ileri gelenleri köy ile orman arasındaki sınırın geçilmesi halinde bazı yaratıkların onlara zarar vereceğine herkesi inandırmıştı. Kısacası sınırı geçerseniz, ölümün sizi yakalaması işten bile değildi. Nereden ve nasıl geleceğini bilemedikleri ve nedenini anlamadıkları bu belirsiz ölüm tehlikesi karşısında köyde yaşayanların yapabilecekleri tek şey vardı: Kurallara uymak, liderleri dinlemek ve asla sınırı geçmemek.

Sosyal psikoloji alanyazınında, bireylerin belirsizlik ve ölüm korkusu altındaki davranışlarının dinamiklerini açıklamaya yönelik oldukça fazla sayıda araştırma ve kuram vardır. Bu kuramlardan biri, Dehşet Yönetimi Kuramı (DYK; Greenberg, Pyszczynski ve Solomon, 1986), bize insan davranışının basit bir başlangıç argümanını hatırlatır: Diğer türlerin aksine, insan kendi kaçınılmaz ölümünün farkındadır. Bu argüman insan davranışını kavrama konusunda çok basit görünse de, pek çok çalışma, ölüm farkındalığı durumunda insanların kendi dünyagörüşlerini savunma konusunda daha muhafazakar, radikal ve köktenci olduklarını göstermiştir. Diğer bir ifadeyle, insanlara kendi ölümlülükleri hatırlatıldığında, kendi iç gruplarına bağlılıkları artarken, “diğerleri”ni dışlama eğilimine giriyorlar. Kökdemir ve Yeniçeri (2010) tarafından yapılan bir çalışmada, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan Türk öğrencilere, sanal bir bütçeyi uluslararası ilişkileri güçlendirmek için kullanmaları söylendi. Ölüm farkındalığı grubundaki (kendi ölümlülükleri hatırlatılmış oldukları durumda) öğrenciler bütçenin çoğunu Türkmenistan, Irak, Hindistan ve Çin gibi ülkeler için kullanmayı tercih ederken, kontrol grubundakilere göre aynı ülkeler için harcanması planlanan para neredeyse yarı yarıyaydı. Daha da önemlisi, ölüm farkındalığı grubunda Yunanistan ve Ermenistan gibi rakip ülkeler bütçeden en düşük payı alan ülkeler oldular. Aslında kural çok basit: Çevrenizde bir tehlike varsa ve bu tehlike savaş, terör, doğal ya da insan yapımı bir afet gibi yaşamsal bir tehlikeyse, kendinizi güvenli hissetmenizin tek yolu dışarıdan girişlerin engellendiği küçük ve kapalı bir sistemde yaşamaktır.

Brexit bununla ilgilidir. Elbette Haziran 2016’da yapılan referandumun sonuçlarıyla ilgili olarak tartışalılabilecek sayısız siyasi argüman olacaktır. Ancak insanların oy verirken kendi ilgilerini, umutlarını ve korkularını düşünerek oy verdiklerini unutmamak gerekir; yoksa üst düzey siyaset çoğu zaman onları ilgilendirmez. Şurası açık ki Büyük Britanya vatandaşları kendi geleceklerinin belirsizliği ve sınırları dışındaki dünyada olup bitenler konusunda korkmuş ve kaygılanmış durumdalar. Savaşların ya da terör olaylarının sınırlarla engellenemeyeceğini biliyoruz ama sokaktaki insanlar da The Village (Köy) filmindeki insanlar gibi belirsizlikle savaşmak için mümkün olduğunca kapalı bir dünyada yaşamayı tercih etmiş durumdalar.

Kendimiz için kapalı, korunaklı ve küçük bir dünya tasarlamış olmamız, bizi savaşlardan ve terörizmden korur mu? Cevap oldukça kısa: Hayır.

Kaynakça


Greenberg, J., Pyszczynski, T., & Solomon, S. (1986). The causes and consequences of a need for self-esteem: A terror  management  theory.  In  R. F.  Baumeister  (Ed.), Public self and private self (pp. 189–192). New York: Springer-Verlag.

Kökdemir, D. ve Yeniçeri, Z. (2010). Terror management in a predominantly  muslim  country:  The  effects  of  mortality salience on university identity and on preference for the  development  of  international  relations. European Psychologist, 15(3), 165-174.

A Letter to Our Parisian Friend

Dear Fairouz
Our Parisian Friend,

It was September when you arrived Ankara and we finally met. For a few days, you (and we) found a chance to visit some places in Turkey. Although it was raining, we could feel the amazing atmosphere in Cappadocia, visited Anatolian Museum, had dinner in Kayseri, rested about 2 hours in Ihlara valley, etc. You must remember that when we were at a restaurant (in both Ankara and Kayseri), the waiters brought you different foods to taste after they heard that you were a Parisian woman. I think you loved many (if not all) of them and kept notes about your experiences for yourself.

You drank Raki, for the first time in your life.
You listened to Zeki Muren and we tried to translate his songs to you and you liked them.
You did love “cig kofte” (raw meat). That was very surprising for me. I always thought that “cig kofte” was delicious for only Anatolian people.
And of course, “baklava” and “Turkish delight”… they were your favorites.

We talked little about politics but much more about religion and ethnicity.
You always pointed out that all people should tolerate different worldviews and you were angry about racists in France who claimed that there was no place in France for refugees, Muslims, etc. I hope and I’m sure that you are still at the very same position. You love people, I don’t think anything could change this.

When more than 100 people were murdered in Ankara, in 10th of October, you felt the pain as we felt. You said your heart was with us.

Now, the same militants, those who are without any sign of humanity, carried out an attack to your country, your city, your way of life. I can guess how tense is the situation right now. It was shocking and horrible; more than 100 people had been killed without any reason.

I don’t want to tell you anything about revenge.
I don’t want to tell you anything about justice, either.

I cannot tell you when these madness comes to an end.
I cannot tell you when people get along with each other.

I don’t have answers.

Yes, I am afraid to be at war against darkness; and yes I am really afraid to stand still against it.

But,

I am sure that darkness will never win. If it could, then everything including itself will be nonexistent. That’s why we have to win and we will.

Courage is needed in the darkest times of our life.
And courage, my friend, does not mean not to afraid of anything, courage is acting for the truth regardless of your fear.

No, our hearts are not just with you.
We all are a big heart!

Love,

Dogan Kokdemir, Ankara

Kadın Genel Başkan

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara

Athena ile Poseidon arasındaki çekişmede Atina halkı 1 oy farkla Athena’nın yanında yer aldığında, Poseidon Atina’yı sular altında bırakınca, halk öfkesinin doğal olarak Poseidon’a değil o 1 oy farkı yaratan kadına yöneltmişti. Bir sonraki adımda kadınların oy vermesinin pek de “iyi bir şey” olmadığına hükmetmişlerdi. İşte o zamandan bu yana kadınların siyaset sahnesinde yer alması evrimin en yavaş halkası oldu. Homo Erectus’tan Homo Sapiens’e geçişimiz bile daha kolay gerçekleşmiş gibi görünüyor.

Lydia Chapin Tatf, kasaba toplantılarında yasal olarak oy kullanabilmiş ilk kadın. Bu olayın gerçekleşme tarihi ise 1756. Yani 18. yüzyılın ortalarına kadar kadınların siyasi karar alma mekanizmalarının içinde yer alması mümkün olmamış. Tabii ki dünya tarihinde, daha önceki dönemlerde, ülke yönetimi söz konusu olduğunda gücünü hissettiren kadınlar oldu ancak sıradan bir vatandaş olarak bir kadın oy kullanması için yüzlerce yıl beklemek zorunda kaldık. Türkiye’de ise 5 Aralık 1934 tarihinde Anayasa ve Seçim Kanununda yapılan değişikliklerle kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları güvenceye alınmış oldu. 8 Şubat 1935 yılında yapılan milletvekiliiği seçimleri ile de ilk defa 17 kadın ve bundan bir sene sonra da ara seçimde 1 kadın daha 5. dönem milletvekili olarak TBMM’de göreve başladılar. Her ne kadar bu tarihler “çok yeni” olsa da, Avrupa’daki çoğu ülkeden daha önce kazanılmış (ya da verilmiş) bir hak olması açısından önemlidir.

Siyasi tarihimiz boyunda hemen hemen bütün seçimlerden sonra beklediği başarıyı yakalayamayan siyasi partilerde yönetim değişikliği arayışı olmuştur. Bu, sadece doğal bir süreç değil demokrasi açısından da gerekliliktir. Ancak 1-2 istisnayı saymazsak, bu arayışlarda kadınların isminin “Genel Başkan Adayı” ya da “Partinin Lideri” olarak ortaya çıktığını pek göremeyiz. Her dönem birbirine benzeyen ve söylemleri ne olursa olsun aslında benzer dünya görüşlerini savunan erkek adayların, yüksek perdeden sesleri ve biraz abartılmış özgüvenli görüntüleri ile sahneye çıkmaya hazır olduğunu görürüz. Kuşkusuz hepsi değerli ve kendi bilgilerine, becerilerine ve donanımlarına güvenen, ülkenin ve dünyanın iyiliği için samimi planları, önerileri olan insanlardır. Ancak acaba dünyadaki gerçek sorun(lar)ın ne olduğu konusunda dikkatli analiz yaparlarken, çözüm konusunda o kadar cesaretli olmayabilirler mi?

Bugün belki şimdilik sadece Ortadoğu’da daha şiddetli görünen ama aslında dünyanın tamamına ait olan demokrasi dışı uygulamalar diğer sorunların önündedir ve insanlık tarihi boyunca bütün totaliter yönetimlerin ilk hedefi kadınlar olmuştur. Gerek tek Tanrılı dinlerin etkisi gerekse yönetimde olan erkeklerin bitmez tükenmez hırsları, kadınları hiç değilse ikinci plana atmayı başarmıştır. Tabii ki totaliter rejimlerin asıl derdi kadınlar değildir; özgürlüktür. Dini tabanlı da olsa ırkçı temellere dayansa da bütün bu yönetimler kendilerinden farklı düşünen insanların seslerini kısmak isterken işe en kolayından ve en merkezinden, kadından, başlarlar. Geleneklerin ve inançların da yardımıyla önce kılık kıyafete, sonra toplum içindeki davranışlara ve nihayetinde de sözde kutsal olan aile içi ilişkilere kadar siyasetin (ve idarenin) girdiğini görürsünüz. Günümüzde sadece Türkiye’de değil, Türkiye’yi saran kuşağın büyük bir bölümünde çılgın bir muhafazakarlaşma eğilimi var. Bu eğilimin hedefindeki ilk “düşman” özgür, düşünen, kendi hayatıyla ilgili kendisi karar verebilen, sessiz kalmayan kadınlar. Hangi dini temel alırsa alsın dünyanın her yerinde tutucu akımların ilk hedefi hep kadınlar olur. Önce kıyafetlerine karışılır, sonra ne zaman nereye gideceğine, kaç çocuk doğurması gerektiğine, ne zaman konuşacağına, ne zaman susacağına ve sonunda da ne kadar yaşayacağına karışılır. Muhafazakar erkeklerin en büyük korkusu karşılarına çıkaca özgür kadınlardır. Çünkü bir muhafazakarın ve onun hükümdarının kendisini dinlemeyen, itaat etmeyen, kendi başına karar alan bir kadına tahammülü de yoktur açıkcası onun başedecek donanıma da sahip değildir. Bu nedenle muhafazakar iktidarların asıl hedefi kadınları mümkün olduğunca eğitimin, bilimin, sanatın, özgür düşüncenin dışına itmektir. Cahil olmaya zorlanmış bir kadın bu yöneticiler için harika bir kaynaktır. Kendisi gibi düşünen ve istisnalar hariç hiç itiraz etmeyecek kuşakların yetiştirilmesi için bu kadınlara ihtiyacı vardır. Özgür kadınlar ise şimdi değilse yarın, yarın değilse bir sonraki günü onu tahtından indirmeyi başarabilirler.

Totaliter yönetimlerle / anlayışla mücadele ettiğini söyleyen herhangi bir siyasi partinin belki de aşağıdaki maddeleri dikkate almasında fayda olabilir:

Madem ki siyasetin dili genelde erkek bir dildir; o zaman bırakın sizin siyasi lideriniz bir kadın olsun. Bazı partilerin durumu kurtarmak için uyguladığı eş başkanlıktan bahsedilmiyor burada aksine tek bir siyasi liderden ve bir kadın siyasi liderden bahsediliyor. Daha da cesursanız sadece lideri değil bütün bir yönetimi kadınların oluşturmasına olanak sağlamalısınızdır aslında. Yoksa sadece vitrindeki, edilgen bir kadından bahsetmiyoruz. Gerçek anlamda kadınların yönetmesinden bahsediyoruz. Özellikle demokrasiyi savunan ve hiç değilse söylemde eşitlikçi olan partilerin yürütme organları, kadınların erkeklerden daha “az yetenekli” olduğunu düşünmüyordur herhalde? Her ülkede olduğu gibi Türkiye’ye de sadece kendi mensubu olduğu siyasal partiyi değil yaşadığı ülkeyi ve dünyayı da ileriye götürebilecek potansiyele sahip olan binlerce kadın vardır. Yok, eğer tersinin düşünüyorsanız o zaman kadınları kendi siyasi hareketinizin için zaten hiç almamanız gerekir.

Madem ki bireylerin özgür yaşamını tehdit eden baskıcı ve totaliter rejimlerin sindirmeye çalıştığı ilk grup hep kadınlar oluyor o zaman, örneğin, bırakın bütün belediye başkan adayları kadın olsun. Bu sayede söz konusu siyasi parti bir önceki seçimlerde elde ettiğinden daha yüksek bir oy alır mı? Tahminen hayır. Ancak amaç kaç oy alındığı değildir zaten; amaç hem totaliter zihniyete hem de olan biteni izleyen apolitik insanlara aslında neler olduğunu hatırlatmaktır. Zihinsel olarak kişilerin kendisine çeki düzen vermesine olanak sağlamaktır.

Hangi ideolojiden gelirse gelsin her totaliter rejimin ve onun başındaki yöneticinin korkusu kadınlardır. Nüfusun her zaman %50’sini oluşturan, çocuk eğitimi gibi herhangi bir toplumun geleceğine yön veren sistemi çoğunlukla tek başına elinde bulunduran, eğitimli ve bilgili kadınların elinde hele bir de yönetme gücü olursa, işte o zaman özgürlükleri kısıtlamak hiç de kolay olmaz. Bir toplumun yarısını evde yaşamaya mahkum etmeye kalkarsanız ve bunu başarırsanız o toplumun bir daha kendine gelmesi mümkün olmayacaktır.

Bu ülkenin kurucu ideolojisi özünde devrimcidir. Gerektiğinde statükoyu değiştirme konusunda tereddüt edilmemesi temel düşüncedir. Erkek egemen siyasi iktidar ise şu andaki en ciddi ve güçlü statükodur. Genel seçimlerden sonra hangi siyasi partiler kendilerine “çeki düzen verme” cesaretini gösterecek belli değil, hepsinin bu cesarete sahip olmadığı da çok açık. Ancak eğer olur da bu siyasi partilerdeki insanlar gerçekten bir yenilenmenin, tazelenmenin, olan biteni yeniden ve ayrıntılı düşünmenin önemine inanırlarsa belki geleceğe daha güvenle bakabiliriz. Kadınların siyasetin içerisinde sadece görünmesi değil güçlü olarak varolması söz konusu olduğunda bu bizim geleceğimiz için çok önemli bir adım olacaktır. Burada herhangi bir siyasi ideolojinin ya da siyasi partinin hangi seçimde ne oy aldığı ya da bundan sonra oyunu ne kadar değiştirebileceği gerçekten o kadar da önemli değildir. Oy için mücade edilmez, oy için kavgaya girilmez, oy için asla savaşılmaz ama özgürlükler için bunların hepsi yapılır, yapılmalıdır.

O zaman, bırakın bütün yönetime talip siyasi adaylar kadın olsun.

Henüz evin dışındayken üzerine düşünmekte fayda var…

Son Güncelleme: 11 Kasım 2015