Kadın Genel Başkan

Prof. Dr. Doğan Kökdemir
Başkent Üniversitesi, Psikoloji Bölümü
Ankara

Athena ile Poseidon arasındaki çekişmede Atina halkı 1 oy farkla Athena’nın yanında yer aldığında, Poseidon Atina’yı sular altında bırakınca, halk öfkesinin doğal olarak Poseidon’a değil o 1 oy farkı yaratan kadına yöneltmişti. Bir sonraki adımda kadınların oy vermesinin pek de “iyi bir şey” olmadığına hükmetmişlerdi. İşte o zamandan bu yana kadınların siyaset sahnesinde yer alması evrimin en yavaş halkası oldu. Homo Erectus’tan Homo Sapiens’e geçişimiz bile daha kolay gerçekleşmiş gibi görünüyor.

Lydia Chapin Tatf, kasaba toplantılarında yasal olarak oy kullanabilmiş ilk kadın. Bu olayın gerçekleşme tarihi ise 1756. Yani 18. yüzyılın ortalarına kadar kadınların siyasi karar alma mekanizmalarının içinde yer alması mümkün olmamış. Tabii ki dünya tarihinde, daha önceki dönemlerde, ülke yönetimi söz konusu olduğunda gücünü hissettiren kadınlar oldu ancak sıradan bir vatandaş olarak bir kadın oy kullanması için yüzlerce yıl beklemek zorunda kaldık. Türkiye’de ise 5 Aralık 1934 tarihinde Anayasa ve Seçim Kanununda yapılan değişikliklerle kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakları güvenceye alınmış oldu. 8 Şubat 1935 yılında yapılan milletvekiliiği seçimleri ile de ilk defa 17 kadın ve bundan bir sene sonra da ara seçimde 1 kadın daha 5. dönem milletvekili olarak TBMM’de göreve başladılar. Her ne kadar bu tarihler “çok yeni” olsa da, Avrupa’daki çoğu ülkeden daha önce kazanılmış (ya da verilmiş) bir hak olması açısından önemlidir.

Siyasi tarihimiz boyunda hemen hemen bütün seçimlerden sonra beklediği başarıyı yakalayamayan siyasi partilerde yönetim değişikliği arayışı olmuştur. Bu, sadece doğal bir süreç değil demokrasi açısından da gerekliliktir. Ancak 1-2 istisnayı saymazsak, bu arayışlarda kadınların isminin “Genel Başkan Adayı” ya da “Partinin Lideri” olarak ortaya çıktığını pek göremeyiz. Her dönem birbirine benzeyen ve söylemleri ne olursa olsun aslında benzer dünya görüşlerini savunan erkek adayların, yüksek perdeden sesleri ve biraz abartılmış özgüvenli görüntüleri ile sahneye çıkmaya hazır olduğunu görürüz. Kuşkusuz hepsi değerli ve kendi bilgilerine, becerilerine ve donanımlarına güvenen, ülkenin ve dünyanın iyiliği için samimi planları, önerileri olan insanlardır. Ancak acaba dünyadaki gerçek sorun(lar)ın ne olduğu konusunda dikkatli analiz yaparlarken, çözüm konusunda o kadar cesaretli olmayabilirler mi?

Bugün belki şimdilik sadece Ortadoğu’da daha şiddetli görünen ama aslında dünyanın tamamına ait olan demokrasi dışı uygulamalar diğer sorunların önündedir ve insanlık tarihi boyunca bütün totaliter yönetimlerin ilk hedefi kadınlar olmuştur. Gerek tek Tanrılı dinlerin etkisi gerekse yönetimde olan erkeklerin bitmez tükenmez hırsları, kadınları hiç değilse ikinci plana atmayı başarmıştır. Tabii ki totaliter rejimlerin asıl derdi kadınlar değildir; özgürlüktür. Dini tabanlı da olsa ırkçı temellere dayansa da bütün bu yönetimler kendilerinden farklı düşünen insanların seslerini kısmak isterken işe en kolayından ve en merkezinden, kadından, başlarlar. Geleneklerin ve inançların da yardımıyla önce kılık kıyafete, sonra toplum içindeki davranışlara ve nihayetinde de sözde kutsal olan aile içi ilişkilere kadar siyasetin (ve idarenin) girdiğini görürsünüz. Günümüzde sadece Türkiye’de değil, Türkiye’yi saran kuşağın büyük bir bölümünde çılgın bir muhafazakarlaşma eğilimi var. Bu eğilimin hedefindeki ilk “düşman” özgür, düşünen, kendi hayatıyla ilgili kendisi karar verebilen, sessiz kalmayan kadınlar. Hangi dini temel alırsa alsın dünyanın her yerinde tutucu akımların ilk hedefi hep kadınlar olur. Önce kıyafetlerine karışılır, sonra ne zaman nereye gideceğine, kaç çocuk doğurması gerektiğine, ne zaman konuşacağına, ne zaman susacağına ve sonunda da ne kadar yaşayacağına karışılır. Muhafazakar erkeklerin en büyük korkusu karşılarına çıkaca özgür kadınlardır. Çünkü bir muhafazakarın ve onun hükümdarının kendisini dinlemeyen, itaat etmeyen, kendi başına karar alan bir kadına tahammülü de yoktur açıkcası onun başedecek donanıma da sahip değildir. Bu nedenle muhafazakar iktidarların asıl hedefi kadınları mümkün olduğunca eğitimin, bilimin, sanatın, özgür düşüncenin dışına itmektir. Cahil olmaya zorlanmış bir kadın bu yöneticiler için harika bir kaynaktır. Kendisi gibi düşünen ve istisnalar hariç hiç itiraz etmeyecek kuşakların yetiştirilmesi için bu kadınlara ihtiyacı vardır. Özgür kadınlar ise şimdi değilse yarın, yarın değilse bir sonraki günü onu tahtından indirmeyi başarabilirler.

Totaliter yönetimlerle / anlayışla mücadele ettiğini söyleyen herhangi bir siyasi partinin belki de aşağıdaki maddeleri dikkate almasında fayda olabilir:

Madem ki siyasetin dili genelde erkek bir dildir; o zaman bırakın sizin siyasi lideriniz bir kadın olsun. Bazı partilerin durumu kurtarmak için uyguladığı eş başkanlıktan bahsedilmiyor burada aksine tek bir siyasi liderden ve bir kadın siyasi liderden bahsediliyor. Daha da cesursanız sadece lideri değil bütün bir yönetimi kadınların oluşturmasına olanak sağlamalısınızdır aslında. Yoksa sadece vitrindeki, edilgen bir kadından bahsetmiyoruz. Gerçek anlamda kadınların yönetmesinden bahsediyoruz. Özellikle demokrasiyi savunan ve hiç değilse söylemde eşitlikçi olan partilerin yürütme organları, kadınların erkeklerden daha “az yetenekli” olduğunu düşünmüyordur herhalde? Her ülkede olduğu gibi Türkiye’ye de sadece kendi mensubu olduğu siyasal partiyi değil yaşadığı ülkeyi ve dünyayı da ileriye götürebilecek potansiyele sahip olan binlerce kadın vardır. Yok, eğer tersinin düşünüyorsanız o zaman kadınları kendi siyasi hareketinizin için zaten hiç almamanız gerekir.

Madem ki bireylerin özgür yaşamını tehdit eden baskıcı ve totaliter rejimlerin sindirmeye çalıştığı ilk grup hep kadınlar oluyor o zaman, örneğin, bırakın bütün belediye başkan adayları kadın olsun. Bu sayede söz konusu siyasi parti bir önceki seçimlerde elde ettiğinden daha yüksek bir oy alır mı? Tahminen hayır. Ancak amaç kaç oy alındığı değildir zaten; amaç hem totaliter zihniyete hem de olan biteni izleyen apolitik insanlara aslında neler olduğunu hatırlatmaktır. Zihinsel olarak kişilerin kendisine çeki düzen vermesine olanak sağlamaktır.

Hangi ideolojiden gelirse gelsin her totaliter rejimin ve onun başındaki yöneticinin korkusu kadınlardır. Nüfusun her zaman %50’sini oluşturan, çocuk eğitimi gibi herhangi bir toplumun geleceğine yön veren sistemi çoğunlukla tek başına elinde bulunduran, eğitimli ve bilgili kadınların elinde hele bir de yönetme gücü olursa, işte o zaman özgürlükleri kısıtlamak hiç de kolay olmaz. Bir toplumun yarısını evde yaşamaya mahkum etmeye kalkarsanız ve bunu başarırsanız o toplumun bir daha kendine gelmesi mümkün olmayacaktır.

Bu ülkenin kurucu ideolojisi özünde devrimcidir. Gerektiğinde statükoyu değiştirme konusunda tereddüt edilmemesi temel düşüncedir. Erkek egemen siyasi iktidar ise şu andaki en ciddi ve güçlü statükodur. Genel seçimlerden sonra hangi siyasi partiler kendilerine “çeki düzen verme” cesaretini gösterecek belli değil, hepsinin bu cesarete sahip olmadığı da çok açık. Ancak eğer olur da bu siyasi partilerdeki insanlar gerçekten bir yenilenmenin, tazelenmenin, olan biteni yeniden ve ayrıntılı düşünmenin önemine inanırlarsa belki geleceğe daha güvenle bakabiliriz. Kadınların siyasetin içerisinde sadece görünmesi değil güçlü olarak varolması söz konusu olduğunda bu bizim geleceğimiz için çok önemli bir adım olacaktır. Burada herhangi bir siyasi ideolojinin ya da siyasi partinin hangi seçimde ne oy aldığı ya da bundan sonra oyunu ne kadar değiştirebileceği gerçekten o kadar da önemli değildir. Oy için mücade edilmez, oy için kavgaya girilmez, oy için asla savaşılmaz ama özgürlükler için bunların hepsi yapılır, yapılmalıdır.

O zaman, bırakın bütün yönetime talip siyasi adaylar kadın olsun.

Henüz evin dışındayken üzerine düşünmekte fayda var…

Son Güncelleme: 11 Kasım 2015

Cumhuriyet Halk Partisi’nin İlk Kadın Genel Başkanı

En son mahalli seçimlerden önce Kadın Başkan adıyla bir yazı yazmış, mahalli idarelerin neden kadınlar elinde olması gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. Neredeyse aradan 1 yıl geçti, bu süre zarfında sadece belediye başkanlarını değil hemen sonrasında Cumhurbaşkanını da seçtik. Sorunumuz hala sabit; siyaset sahnesinde kadınlar hala çok azlar ve açıkcası çoğalmaları da çok istenmiyor.

Kadın Başkan yazısına şu cümlelerl başlamıştım:Uluslararası Kadınların Demokrasi Merkezi isimli bir kuruluş, kadınların siyasete etkin olarak giriş tarihini 1756 olarak veriyor. Bu tarihte, ilk defa bir kadın, Lydia Chapin Taft, 3 kasaba toplantısında yasal olarak oy kullanabilmiş.

Athena ile Poseidon arasındaki çekişmede Atina halkı 1 oy farkla Athena’nın yanında yer aldığında, Poseidon Atina’yı sular altında bırakınca, halk öfkesinin doğal olarak Poseidon’a değil o 1 oy farkı yaratan kadına yöneltmişti. Bir sonraki adımda kadınların oy vermesinin pek de “iyi bir şey” olmadığına hükmetmişlerdi. İşte o zamandan bu yana kadınların siyaset sahnesinde yer alması evrimin en yavaş halkası oldu. Homo Erectus’tan Homo Sapiens’e geçişimiz bile daha kolay gerçekleşmiş gibi görünüyor.

Tarihi ve mitolojiyi bir kenara bırakacak olursak, yine bir seçimle karşı karşıyayız. Bu sefer ana muhalefet partisinde bir Genel Başkanlık yarışı olacak. Bu yazı kaleme alındığında, basında yer alan iki aday vardı ve ikisi de erkek: Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce.

Günümüzde sadece Türkiye’de değil, Türkiye’yi saran kuşağın büyük bir bölümünde çılgın bir muhafazakarlaşma eğilimi var. Bu eğilimin hedefindeki ilk “düşman” özgür, düşünen, kendi hayatıyla ilgili kendisi karar verebilen, sessiz kalmayan kadınlar. Hangi dini temel alırsa alsın dünyanın her yerinde tutucu akımların ilk hedefi hep kadınlar olur. Önce kıyafetlerine karışılır, sonra ne zaman nereye gideceğine, kaç çocuk doğurması gerektiğine, ne zaman konuşacağına, ne zaman susacağına ve sonunda da ne kadar yaşayacağına karışılır. Muhafazakar erkeklerin en büyük korkusu karşılarına çıkaca özgür kadınlardır. Çünkü bir muhafazakarın ve onun hükümdarının kendisini dinlemeyen, itaat etmeyen, kendi başına karar alan bir kadına tahammülü de yoktur açıkcası onun başedecek donanıma da sahip değildir. Bu nedenle muhafazakar iktidarların asıl hedefi kadınları mümkün olduğunca eğitimin, bilimin, sanatın, özgür düşüncenin dışına itmektir. Cahil olmaya zorlanmış bir kadın bu yöneticiler için harika bir kaynaktır. Kendisi gibi düşünen ve istisnalar hariç hiç itiraz etmeyecek kuşakların yetiştirilmesi için bu kadınlara ihtiyacı vardır. Özgür kadınlar ise şimdi değilse yarın, yarın değilse bir sonraki günü onu tahtından indirmeyi başarabilirler.

Özgür kadın aynı zamanda seçim yapan kadındır. Sadece evrimsel olarak bile düşünseniz, eş seçiminde karar verici olan özgür bir kadını “kendisine eş yapmak” isteyen bir erkeğin ortalamanın üzerinde gayret göstermesi gerekir. Halbuki itaat etmek zorunda bırakılan kadınların yaşadığı bir dünyada her erkek (maalesef her erkek) kendisine eş bulabilir ve bunun için nefes alması yeterlidir. Belki de bu yüzden muhafazakar liderler kadınlara “eş ararken çok da seçici olmayın” diyorlar bir anda. Seçim yapmak özgürlüktür, özgürlük ise itaat etmemek demektir.

Bu konularla ilgili çok uzun tartışmalar yapmak mümkün. Ancak ben izin verirseniz ana konuma dönmek istiyorum ve kısaca yazacağım: Cumhuriyet Halk Partisinin yeni Genel Başkanı bir kadın olmalıdır. Kim olacağının, ne kadar oy alabileceğinin belki kısa vadede önemi olabilir ama dünyanın pek çok yerinde, Ortadoğu’nun ise neredeyse tamamında kadınların özgürlüğüne yönelik bu kadar tehdit varken, ulusalcı/solcu, sosyalist/devrimci, liberal/devletçi gibi tartışmaları ancak ikinci derecede önemli buluyorum. Farklı dünya görüşleri, siyasi duruşları olan kadınların yarışmaları tabii ki harika olur ama asıl önemli olan sadece bu seferlik erkeklerin sahneden çekilmesi gerekliliğidir. Erkekler kötü ya da yetersiz olduğu için değil, kadınların var olduğunu yüksek sesle haykırmak için çekilmeliler. Madem ki bizim çepeçevre saran muhafazakarların en büyük korkusu kadın kahkası duymak, bütün ülkeyi bu kahkaha ile doldurmak gerekir.

“Eş Başkanlık” mı?
Sadece güzel ama samimiyetsiz bir vitrin. Bir kadının yönetimde olması için “eş başkanlığa” ihtiyacı yoktur. Kendi başına yönetebilir zaten.

Doğan Kökdemir, PhD
22 Ağustos, Ankara

Sosyal Haklar ve Karşılaştırılamazlık Prensibi

“İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın”

Bülent Arınç (29 Temmuz 2014, Hürriyet)

Dünya büyük ve garip bir yer. En doğudan en batıya ya da en kuzeyden en güneye doğru yol aldığınızda sadece daha önce görmediğiniz yerlerle değil aynı zamanda bu yerlerde yaşayan ve alışkanlıkları, inançları, dünya görüşleri, dilleri, dinleri, renkleri, soluk alma hızları birbirinden farklı insanlarla karşılaşırsınız. Her bir topluluk, her bir küçük grup kendi sürdürdüğü yaşamı tek olmasa bile mutlak doğru olarak kabul etme eğilimindedir. Çok büyük olan bu dünyada ve eğer birazcık bilgisi varsa sınırlarının kestirilemediği evrende, kendisi ve çevresi ile ilgili anlam arayışında olan insan için kendi bildiğinin mutlak doğru olmasının hayati önemi vardır. Ancak bu sayede varoluşsal yalnızlığını hafifletme şansını bulabilir.

Kadınları çekici bulan bir erkekse eğer, diğer erkekleri çekici bulan bir eşcinselleri, örneğin, anlamakta zorluk çekecektir. Ancak herkesin heteroseksüel olduğu bir dünyada kendisini huzurlu ve güvenli hissedecektir. Herhangi bir dine inanıyorsa, diğerlerinin neden farklı dinlere inandıkları üzerinde düşünmek bile istemeyecektir. Tahminen “yanlış anne babanın” çocukları oldukları için en fazla onlar adına üzülebilir. Çünkü ona, küçüklüğünden itibaren sadece kendi dininden olanların (hatta aynı dinde ve aynı mezhepte olanların) ödüllendirileceği şu veya bu şekilde, açık ya da örtük olarak anlatılmıştır. Herhangi bir dini inancı olmayanları ise zaten hiç anlamayacaktır. “Allah onları ıslah etsin” demekten başka çaresi yoktur.

Ailesinin ve toplumun ona aktardığı bütün kurallar doğrudur. Belki bazıları zamanla, günün şartlarına göre esneyebilir ama öz hep aynı kalmalıdır. Erkekse, kendisine biçilen önemli roller vardır ve bu roller tabiatın (Yaratıcının) kanunudur; değişmez, değişmesi teklif dahi edilemez. Kadınsa, benzer olarak ona aktarılan ödevlerin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi toplumun huzuru ve refahı için birinci şarttır. Bunlar mutlak doğrulardır, kutsal kitap(lar)da ve binlerce yıllık gelenek ve göreneklerimizde yeri vardır. Herhalde yanlış olsalardı bunca yıl devam etmezlerdi değil mi?

Bunca doğru varken, gazete haberinde aktarılan ve “kadınlar gülmemelidir” şeklinde basite indirgeyebileceğimiz bir açıklamaya sinirlenmek ne kadar mantıklı? Bu açıklamanın sahibi bu dünyada böyle düşünen tek kişi değil. Tahminen çoğunluk benzer cümleleri size kurabilir. Her seferinde cümlenin sahibine kızmak, bağırmak, çağırmak (ki çoğu zaman ben de kızanlar grubuna giriyorum) gerçekten işe yarayabilir mi?

Ünlü bilim felsefecisi Thomas Khun‘un karşılaştırılamazlık (incommensurability) adını verdiği bir kavram var. Bilimsel kuramların, eğer birbirilerin çok farklı bir evren modeli üzerindeyse, karşılaştırılmalarının mümkün olmadığını söylüyor Khun. Örneğin, evrim kuramı ile akıllı tasarım yaklaşımını karşılaştırmak tamamen anlamsızdır çünkü aynı teraziye koyma şansı olmayan bakış açılarıdır. Biyolojik sistemi açıklamaya yönelik herhangi bir bilimsel kuramın karşısına “Tanrı istedi, öyle oldu” açıklaması ile çıkarsanız tartışma, anlaşma ya da karşılıklı öğrenme ortadan kalkar.

Bu kavramı sosyal haklar ve gündelik yaşam pratikleri hakkında düşünürken de kullanmamız mümkün görünüyor. Kadınların ve erkeklerin yaradılış (ilahi yaradılıştan bahsediyorum, mizaçtan değil) açısından tamamen farklı ve kadının, kesinlikle önemli olduğuna ama erkek kadar önemli olmadığına inanan bir evren modeline sahip insan ile nasıl tartışabilirsiniz? O sizinle aynı dünyada yaşamıyor ki! (Tabii ki bunun tersi de geçerli, bu yazıyı okuyan pek çokları için ben de onlarla aynı dünyada yaşamıyor olabilirim.)

Siz kadınların çalışma hayatında yaşadıkları zorluklardan bahsediyorsunuz, örneğin, ama o zaten kadınların çalışmaması gerektiğini düşünüyor. Kadına yönelik şiddete tepki göstersin istiyorsunuz, gösteriyor ama önceliği şiddetin olup olmaması değil daha çok dozu. Şiddeti değil cinayet olursa onu ayıplıyor. Gayet inanarak “benim bedenim benim kararım” diyorsunuz ama kurduğunuz cümlenin daha ilk yarısı onun zihninde yok ki. Beden nasıl sizin olabilir, o Tanrı’ya ait. Hatta bazıları için önce babaya, sonra ağabeye ve sonra da kocaya ait. Taciz olaylarında “ne işi varmı o saatte sokakta” derken aslında merak ettiği saat değil, gerçekten neden dışarıda olduğunuz. Kısacası onun kafasında şekillenen dünyadaki kadın görüntüsü ile sizin kendinize biçtiğiniz görüntü aynı değil. Bu nedenle sizi anlamaya çalışmayacak, dinlemeyecek, görmeyecek ve asla değişmeyecek. Onun doğru bildiği kurallar ile sizin istedikleriniz asla karşılaştırılamazlar. Her şeyi bir yana bırakın 13 yaşındaki ufacık bir kız çocuğunun evlenmesini “normal” karşılayan bir bakış açısı ile nasıl başedebilirsiniz ki?

Peki ne yapılması gerekiyor? Hedefi değiştirin. Farklı bir dünya modelinde yaşamını sürdüren bir insanı ikna etmek hem çok zordur hem de anlamlı değildir. Kendi yaşamları söz konusu olduğunda kimseyi ikna etmek zorunda olmamalı insanlar. Yapılacak tek şey geri adım atmadan yaşamayı sürdürmek olmalıdır. Bizi sarmalayan ve zaman zaman nefes almamıza bile engel olan çoğunlukla başetmenin tek yolu görünür olmaya devam etmektir. Cinsiyet, cinsel kimlik, etnik köken, dini inanç ya da inançsızlık… çoğunluğun baskısına rağmen olduğu gibi yaşamaya devam etmeli. Eğer bir kere kontrolü diğerlerinin eline verirseniz ondan sonra geriye dönüş çok kolay olamayacaktır. Türbanlı kadınların türbanı nasıl takmaları konusunda bile öneri / zorlama yapmaya başlayan erkeklerin varlığı, özgürlükler üzerindeki tehlikenin sanıldığından daha büyük olduğunun tipik bir göstergesidir.

Hiç kimse – tam olarak hiç kimse – diğer hiçbir insanın yaşam şekline karışamaz. Bireysel haklar ve özgürlükler tartışmaya açık değildir.

Hiçbir şey yapamayacağınızı düşünüyorsanız hiç değilse şöyle kocaman bir kahkaha atarak işe başlayabilirsiniz.

Doğan Kökdemir, PhD
30 Temmuz 2014, Ankara

Black Mirror

Yönetmen: Otto Bathurst, Euros Lyn, Brian Welsh
Senaryo: Charlie Brooker
Yapım Yılı: 2011, İngiltere
Oynayanlar: Daniel Kaluuya, Toby Kebbell, Rory Kinnear, Jessica Brown Findlay, Tom Cullen, Lindsay Duncan, Jodie Whittaker, Rupert Everett, Donald Sumpter, Julia Davis, Tom Goodman-Hill, Amy Beth Hayes, Rebekah Staton, Ashley Thomas, Anna Wilson-Jones, Patrick Kennedy, Paul Popplewell

Black Mirror, 3 bölümden oluşan bir mini dizi. İngiliz yapımı olan bu dizinin her üç bölümü farklı bir hikayeyi, farklı oyuncularla ve farklı yönetmenlerle anlatıyor. Hikayelerin ortak noktası seçimler ve özgürlükler gibi görünüyor. Görünüyor diyorum çünkü hikayelerin sadece tek bir teması olduğunu söylemek büyük haksızlık olur. Üç öykünün de yazarı olan Charlie Brooker, seyirciyi emniyetsiz bir dünyaya başarıyla sürüklerken, farklı gerçekliklerin ve şimdiye kadar hiç düşünmediğimiz açmazların olduğu bir dünya yaratıyor. Gerçeklerden çok da uzakta olmayan bir gerçeküstü dünya bu. İnsanları özgür kılan özelliğin, seçim yapabilme becerisi olduğunu sıklıkla söyleriz, 3 hikayedeki seçimler ve özgürlükler gerçekten de sınırları zorlayacak cinsten. Her bölümün sonunda zihinlerde kalan çaresizlik hissi, hemen uzaklaşmak isteyeceğimiz türden. Bazı filmler ve kitaplar vardır; onlarla ilişkinizi bitirdiğiniz andan itibaten unutmaya başlarsınız. Sistem kendisini bu şekilde korur. Black Mirror bunun tipik bir örneği.

1. Bölüm: “The National Anthem” (“Ulusal Marş”). Bu bölümün yönetmeni Otto Bathurst. Hikaye Londra’da, Prenses Susannah’nın kaçırılma haberi ile başlıyor. Prensesi kaçıran kişinin, istediği tek şey vardır: İngiltere Başbakanının, aynı gün saat 16:00’a kadar, bir domuzla canlı yayında cinsel ilişkiye girmesi ve bunun bütün ulusal TV kanallarından ve uydu aracılığıyla yayınlaması. Aksi halde Prenses öldürülecektir. Bu sıradışı, abartılı, korkunç isteğe Başbakan’ın uyup uymayacağını bölümün sonunda göreceğiz. Haberin duyulmasıyla birlikte Kraliyet ailesi, Başbakan ve onun ailesi, medya, halk,… neler yapılması gerektiği konusunda taraf olmaya başlar. Hikayede bu taraf olma süreci çok güzel anlatılıyor. Bu arada gizlenmeye çalışılan olayın internet aracılığı ile bütün dünyada birkaç saat içinde duyulması da günümüzdeki “gizlilik” kavramına ilginç göndermelerle dolu. Başından sonuna nefesinizi tutarak izleyeceğiniz bir gerilim.

2. Bölüm: “15 Million Merits” (“15 Milyon Ödül | Kredi”). Birinci bölümden tamamen farklı olan bu hikayede kendimizi SiMS türü bir dünyada buluyoruz. Bu dünyada yaşayanlar kredi kazanabilmek için (merits) hergün pedal çevirmek zorundalar ve kazandıkları krediler yemek, temizlik gibi masraflara gidiyor. Hatta aniden gözlerin önünde beliren ticari reklamları seyretmek istemezlerse bunun için de kredi ödemek zorundalar. Korkunç, sıkıcı, postmodern kölelik olarak tanımlayabileceğimiz bir yaşam karşımızda. Bu bölümün yönetmeni Euros Lyn. Hikaye bir açıdan George Orwell’in 1984‘ünü hatırlatmıyor değil. Bu hikayede de uyulması gereken bir sistem ve bu sistemden kurtulup özgürlüğüne kavuşmak isteyen insanlar var. Ancak Black Mirror‘ın dünyasında özgürlüğe kavuşmak da garip bir kavram. Bu dünyada özgülüğe kavuşmak 15 Milyon kredi toplayıp “Yetenek Sizsiniz” tarzında bir programa katılmak demek. Belki de bu bölümün en vurucu yeri de burası. Gerçekte ne olduğu ve ne yapıldığı tokat gibi yüzümüze çarpılıyor. Diğer bir ifadeyle bu aynaya baktığımızda aslında seyrettiğimiz ve garipsediğimiz o gerçek üstü dünyanın aslında bizim dünyamız olduğunun farkına varıyor. Kahraman(lar)ımız 15 Milyon kredi toplayabilecek mi ve daha önemlisi toplarlarsa sistemden kurtulabilecekler mi onu burada söylemeyelim ama bir öncekine göre görece daha durağan olan bu bölümün hem teknik hem oyunculuk açısından çok göz doldurduğunu ekleyelim.

3. Bölüm: “The Entire History of You” (“Senin Tüm Tarihin”). Brian Welsh tarafından yönetilen son bölüm, oldukça ilgi çekici ve özenilecek bir fikirler başlıyor. İnsanların kulaklarının hemen arkasına enjekte edilen bir kaydedici sayesinde hayatınızdaki tüm olaylar sizin gözünüzden bir yapay belleğe aktarılıyor ve istediğiniz zaman istediğiniz anınızı, birebir olduğu gibi tekrar görebiliyor hatta bunu diğer insanların seyretmesini de sağlayabiliyorsunuz. İsterseniz kötü anılarınızı silebilirsiniz de. Fikir önce çok güzel geliyor ama sonra bunun aslında kişilerin özgürlüğünü nasıl kısıtlayabileceğiniz ve paranoyaklaştırabileceğini görünce farklı düşünmeye başlıyorsunuz. Örneğin, sevdiğiniz insanın eski ilişkilerini seyretme potansiyelin olması pek de cazip gelmiyor – ki hikaye özellikle bu problemi temel almış. Farklı nedenlerle bu sisteme dahil olmayan insanlar da var ve evet onlar kendilerini daha “özgür” hissediyorlar. Her davranışımız, sözümüz kayıt altına alınıyor olsaydı ve biz de bunun farkında olsaydık acaba yine şu anda davrandığımız gibi mi davranırdık? Pek sanmıyorum.

Black Mirror, absürd bir mini dizi. Tahminen seyreden herkes farklı şeyler bulacaktır ve üzerinde tartışılacak çok şey ortaya konacaktır. Gerçek, özgürlük, otantiklik gibi kavramları aynı potade eritmeyi başarabilen güzel bir yapım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kısa bir Matrix dünyasına girmek istiyorsanız kaçırmamanız gerekir.

IMDB Sayfası

2081

Yönetmen: Chandler Tuttle
Senaryo: Kurt Vonnegut Jr. ve Chandler Tuttle
Yapım yılı: ABD, 2009
Oynayanlar: Patricia Clarkson (anlatıcı), James Cosmo, Julie Hagerty, Armie Hammer, Tammy Bruce, James C. Burns, Alina Faye, Beckie King, Brianna Haynes, Chelsea Hackett, Heather Langham, Heather Lipson, Kandice Kingsley, Ira Gold, Florian Kashani

Kurt Vonnegut Jr.‘un romanından uyarlanan bu 25 dakikalık kısa filmde 2081 yılının dünyası canlandırılıyor. Bu dünyada sonunda herkes eşit olmuştur. Ancak bu eşitlik politik ya da etnik bir eşitlikten ziyade, suni olarak yaratılan bir eşitliktir. Öyle ki bu dünyada hiç kimse diğerinden güzel, akıllı ya da güçlü değildir. Herkes kendilerini farklı kılan bütün özelliklerden arındırılmıştır.

Bu eşitliği sağlamak için diğerlerinden fark edilecek kadar güzel olanlar maske takmak zorundadır, fiziksel olarak güçlü olanların üzerlerinde onların gücüne bağlı olarak değişen ağırlıklar asılıdır ve zeki olanlar ise düşünmeye başladıklarında takmak zorunda oldukları kulaklıklardan yükselen gürültüye maruz kalırlar. Bu korkunç dünyadaki tek olumlu şey gerçekten herkesin eşit olduğudur. Filmin açılış sahnesinde bir ev ve evin içindeki karı – koca karşımıza geliyor. Adamın üzerindeki ağırlıklar ve zaman zaman onu rahatsız eden sesleri çıkaran kulaklıkları hemen görüyoruz; karısında ise hiçbir şey yok! Bu şanslı (!) kişiler her ne kadar güzellik, kuvvet ya da zeka konusunda bir farklılık göstermeseler de hiç değilse vücutlarında o yapay nesneleri taşımak zorunda değillerdir.

Buna isyan eden ve bu yüzden hapishaneden kaçan bir kahramanımız da var tabii ki. Kaçıştan sonra mesajlarını televizyon aracılığıyla verebilmek için maskeli ve vücutlarında ağırlık taşımak zorunda kalan balerinlerin gösterisini basar. Mesajın başarılı olup olmadığını seyircilerin izlemesine bırakalım.

Eşitlik tartışması pek çok romana ve filme konu olmuştur. İlk defa bir eserde eşitliğin sağlanması için farklılıkların bu kadar zalimce yok edildiğini görüyorum sanırım. Aslında sahip olduğumuz farklılıkların farkına varmamız açısından ders verici; bütün farklılıkların ortadan kalktığı bir dünyada insana ait olan biriciklik (teklik) özelliğinin de yok olacağını gösteren bir film. Doğal olarak 25 dakikalık bir hikayede eksik gibi görünen çok şey var ama hiç değilse ana temayı rahatlıkla seyirciye iletiyor. İlginç bir film.

IMDB Sayfası

Doğan Kökdemir
dogan@kokdemir.info